Sisler Ardında
Adı: Kadın Seçkisi

Sisler Ardında

Necla Otlu

“Aradığınız numaraya ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.” Güler öfkeyle elindeki telefonu masaya fırlattı. Telefon, masanın üzerinde duran su dolu bir bardağa çarptı. İkisi birden çarpmanın etkisiyle yere düştü. Bardağın yere çarpıp kırılma sesi ani bir gürültüye neden oldu. Müşteriler ve lokanta çalışanları sesin geldiği yöne baktılar. Onun, çevresindeki insanların meraklı bakışlarına, korkmuş ya da ürkmüş olmasına aldırdığı yoktu. Aklında tek bir düşünce, tek bir soru vardı. O da neden insanların birbirini dinlemeye bu denli gönülsüz olduğuydu. Ona geçmişte seçim hakkı tanınmamıştı. Yaşadığı hayatın mimarı kendisi değildi. Fakat artık kendi seçimlerini yapabilecek güce ulaşmıştı. Öyleyse neden bazı sorunlar çözülmeden kalmak zorundaydı?

 

“Sen de beni dışla, sen de beni suçla ama sakın neden diye sorma.” dedi öfkeyle. Aklından geçenleri yüksek sesle dillendirdiğini fark edince kendini toparladı. Yanına gelen çalışanına “Bugün nedense biraz dikkatsizim. Birini çağır da yeri temizlesin. Bana da yeni bir telefon al. İşin bitince uğrayıp bırakırsın.” dedikten sonra onun konuşmasına fırsat vermeyerek lokantadan aceleyle çıktı.

 

Arabasına bindiğinde aşırı efor harcamış gibi kendini yorgun hissetti. Sinirden hâlâ tüm vücudu titriyordu. Neden bu kadar öfkelendiğini kendisi de bilmiyordu. Galiba bu defa fazla ümitlenmişti. Bir kerecik olsun şansın kendisinden yana olacağına inanmıştı.  “Lanet olsun!” diye yumrukladı direksiyonu. “Lanet olsun, lanet olsun!..”

 

Kolayca ağlayan biri değildi. Bir yıl önce kaybettiği kocasının arkasından dahi göz pınarlarından bir damla yaş akmamıştı. Oysa şimdi ne öfkesine ne de gözyaşlarına engel olabiliyordu. Anlaşılan sabır duvarında koca bir çatlak oluşmuştu. Ona kavuşma hayali tutunduğu son dayanak noktasıydı, sabrı da umudu da artık tükenmişti.

 

Bıkkındı, nereye gideceğini düşünmeksizin alıp başını gitmek istiyordu. Arabanın kontağını çevirdi, araba hareket edince direksiyonu kırıp trafiğe karıştı. Trafik yavaş ilerliyordu ama onun da acelesi yoktu. Bazen geniş caddelerden, bazen dar sokaklardan geçti. Herhangi bir şey düşünemeden sürdü arabasını. Sahile gelince boş bulduğu ilk yere arabayı park etti. Kıyıya indi. Kıyıdaki taşlardan birinin üstüne oturdu. Gözü uzaklara dalıp gitti. Çocukluğunu, gençliğini, anne ve babasını düşündü. Onları görmeyeli yirmi yıldan fazla olmuştu. Aradan geçen uzun zaman bile onlara duyduğu öfkeyi hafifletememişti. Acaba onlara gereğinden fazla yüklenmiş olabilir miydi? Belli ki onların da kendince haklı nedenleri vardı. “Senin iyiliğini düşünüyoruz.” demişlerdi ama böyle bir şey hiçbir durumda iyilik sayılamazdı.

 

İlk evliliğini yaptığında daha yirmi yaşında bile değildi. Görücü usulüyle evlendirilmişti. Evlenince ayrı bir ev açılmamış, eşi eski hayatına devam ederken o hiç tanımadığı insanların arasında yeni bir yaşama başlamıştı. Kocası güçlü bir adam değildi. Annesinin ağzına bakar, bir tatsızlık durumunda karısının tarafını tutmaya cesaret edemez ya da gerek duymazdı. Evlilikleri sınırlı bir zamana sıkışıp kalmış gibiydi. Gelecek planları yoktu. Odalarının dışında paylaştıkları bir hayatları da… Yine de severdi kocasını. Güzel adamdı. Baş başayken dili çözülür tatlı sözler ederdi.

 

Genç adam sık sık dışarı çıkar, bazı günler eve geç gelirdi. Bir akşam arkadaşlarıyla vakit geçirmek için yine evden çıkmış fakat bir daha dönmemişti. Günlerce ondan haber alınamamış, eşe dosta sorulmuş hepsi de ağızbirliği etmiş gibi “Çoktandır uğramıyor.” cevabını vermişti.

 

Kendi imkanlarıyla onu bulamayacaklarını anlayınca karakola gidip polisten yardım istemişlerdi ancak polisin aramaları da sonuç vermemişti.

 

Yağmurlu bir günün akşamında düşünmeye dahi korktuğu o haber en sonunda gelmişti. Kocasının cansız bedeni nehrin azgın sularıyla sürüklenmiş, ötelere taşınmıştı. Polis; genç adamın cinayete kurban gittiğini söylemiş, fakat katilin kimliğini tespit edememişti. Beklenmedik haberle genç kadının dünyası adeta yıkılmış, o günlerin izleri bir daha silinmemek üzere tüm hayatına sirayet etmişti.

 

Düşünceler üstüne üstüne gelmeye başlayınca oturduğu yerden kalktı. Kıyıda biraz gezindi fakat bir türlü rahatlayamadı. Aradığı iç huzuru herhangi bir yerde bulamayacağını anlayınca evine gidip evinin sessizliğine sığınmaya karar verdi.

 

Arabanın yanına vardığında birinin bağırarak koştuğunu gördü. Bu genç, zayıf bir kadındı. Ayakları çıplaktı. Narin bedeninden beklenmeyecek bir güçle kucağına aldığı iki çocukla koşuyor, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Onları takip eden genç adam telaşsız ve kendinden emindi. Ancak onları elinden kaçırmak niyetinde de değildi.

 

Genç kadın, onca kalabalığın içinde Güler’i seçmiş gibi onun yanına gelince duraksadı. “Lütfen yardım edin.” dedi yalvarırcasına. Koşmaktan nefes nefese kalmıştı. Durup yardım istemekle, koşmak arasında kararsızdı. Güler çocuklara ve genç kadına baktı. Bu bir tuzak olabilir miydi? Yardım edeyim derken yardıma muhtaç duruma düşmek de vardı ama kadının telaşı gerçek gibiydi. Çocuklar da perişan durumdaydı. Biraz daha düşünürse onlara yardım etme fırsatını kaçıracaktı. “Binin arabaya.” dedi. Genç kadın ve çocuklar arabaya biner binmez kapıları kilitledi. Adam onlara yetişmiş kapıyı zorluyor, arabayı yumrukluyor, tehditler, ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Güler tüm bu bağırış çağırış içinde elleri titreyerek arabayı çalıştırdı. Adam, araba iyice hız kazanıncaya kadar kapıya asılmaya, peşleri sıra koşmaya devam etti.

 

Bir süre sonra Güler “Sizi nereye bırakayım.” diye sordu. Korku ve gerginlikten doğru dürüst düşünemeyen genç kadın duraksadı. Sonra “Size uygun olan herhangi bir yerde bırakabilirsiniz. Yardımınız için çok teşekkür ederim.” dedi. Onun, ayağı çıplak bir kadını ve iki küçük çocuğu yolun kıyısında bırakıp gidebilmesinin imkânı yoktu. Üstelik çocuklar aç oldukları için sızlanmaya başlamışlardı. Onları kendi lokantasına götürüp gönlünce ağırlamayı düşündü ancak içindeki ses ona temkinli olmasını öğütlüyordu.

 

Yakınlarda bildiği iyi bir lokanta vardı. Lokantanın önüne gelince durdu. “Önce çocukları doyuralım, ben de bugün henüz bir şey yemedim. Karnımız doyarsa daha sağlıklı düşünürüz.” dedi. Genç kadın, çocukların acıkmış olduğunu bildiği için itiraz etmedi ancak ayakkabısı olmadan çıplak ayaklarla lokantaya nasıl girecekti? Ne yapacağını bilemeden arabadan indi. Güler bagajı açıp yedek ayakkabılarından birini çıkardı.  Genç kadına uzattı. Kadın biraz mahcup kendisine uzatılan ayakkabıyı aldı.

 

Yemek gelinceye kadar sessizce oturdular. Güler, çocukların yanında babaları hakkında konuşulmasının doğru olmadığını biliyor fakat yine de ne olup bittiğini merak etmekten kendini alamıyordu. Sonunda merakına yenik düşerek “Kocan mı?” diye sordu genç kadına. Kadın da başını sallayarak onayladı.

 

Karınları doyan çocuklar oturdukları koltukta uyuyakaldılar. Gece küçüğün ateşi çıkınca diğeri de uykusuz kalmıştı. Genç kadın “Hastaneye gelmiştik. Tam çıkışta onu gördük. Ona görünmeden hastaneden çıkmayı başardığımızı zannettim fakat bizi takip etmiş. Galiba ondan hiçbir zaman kurtulamayacağım. Nereye gitsem orada. Umarım bizim yüzümüzden size de kafayı takmaz. Eğer plakanızı aldıysa sizi kolaylıkla bulur.” dedi endişeyle. Güler bu ihtimal karşısında önce ürktü fakat arabanın kendi adına kayıtlı olmadığını hatırlayarak rahatladı.

 

Bir hafta önce park halindeyken sürücünün biri arabasına çarpıp kaçmıştı. Bu nedenle arabası servisteydi. “Merak etme araba şahsa ait değil. Bana bu yolla ulaşması oldukça zor.” dedi yatıştırıcı bir sesle. Bu sözler kadını biraz olsun rahatlatmıştı.

 

Genç kadın otuzlarında ya vardı ya yoktu. Kıvırcık kumral saçları, bal rengi ela gözleri, uzun boyuyla çok güzeldi. Dayanamayıp sordu. “Senin gibi güzel, hoş bir kadına insan nasıl eziyet edebilir, aklım bir türlü almıyor.” Genç kadın “Güzel olmam, hayatımı ne yazık ki kolaylaştırmadı. Onun beni kıskanmasını sağladı sadece. Sözgelimi evimin perdelerini açamam. Tek başına sokağa çıkamam. Çocuklar hastalansa doktora götüremem. Komşuya gidemem, komşum bana gelemez. Bunaldığım için biraz temiz hava almak zaten yıllardır benim için lüks. Dayanabildiğim kadar dayandım ama bana sinirlenip acısını çocuklardan çıkarmaya başlayınca evi terk etmek zorunda kaldım. İşi o dereceye vardırdı ki ‘Bu çocuklar benden değil.’ demeye başladı.”  Sözün burasında durdu. “Kusura bakmayın dertlerimle sizi de meşgul ettim.” dedi. Sonra çantasında bir şeyler aramaya başladı, telaşlanmıştı. Ellerini cebine attı. Aradığı şey cebinde de yoktu. Kaygısını dillendirmese de çok endişeli olduğu her hâlinden belliydi. Güler çantasından çıkardığı bir miktar parayı ona uzatarak “Durumun iyi olunca ödersin.” dedi ve ekledi. “Bana ulaşamazsan sen de bir başkasına yardım edersin.”

 

Güler bir taksi çağırıp onları arabaya bindirdi. Gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktı. Nefes almasını zorlaştıran taş gibi bir ağırlık göğsünün üstüne çökmüştü. Kendini biraz olsun toparlayana kadar kaldırımın kenarında oturdu. Tekrar onu aramak, ona ulaşmak ve onu ikna etmek için dayanılmaz bir istek duydu içinde ancak bunu yapamayacağını çok iyi biliyordu.

 

Evin güvenli limanına sığınmak bile Güler’i rahatlatmamıştı. Çoktandır yaşadığı iletişimsizlik onu umulmadık şekilde çileden çıkarmış sonra da o kadına ve çocuklarına rast gelmişti. Kadın, çıplak ayaklarıyla koşarken iki çocuğunu incecik kollarıyla taşımış, ne olursa olsun onları bırakmayı aklından geçirmemişti. Çocuklarının üstüne eğilişi, onlar için endişelenişi daha da önemlisi sanki ortada komik bir durum varmış gibi konuşarak onların korkusunu hafifletmeye çalışması bir türlü aklından çıkmıyordu. Koltuğa çöktü. Sanki çocuklarla konuşurmuş gibi “Çok şanslısınız. Her çocuğun böyle bir annesi yok.” dedi üzgün ama gıpta edercesine.

 

Yerinden kalkıp elektrik düğmesini açacak gücü kendinde bulamadığı için karanlıkta oturuyordu. Zil sesiyle oturduğu yerde irkildi. Kısacık bir an sahildeki adamın kendisini bulduğu hissine kapıldı ama hemen sonra bunun mümkün olmadığını fark etti. En azından bugün için mümkün değildi. Kapı zili tekrar çalınca istemeye istemeye kapıyı açtı. Yardımcısı gelmişti. Elinde bir paket vardı. “Telefonunuzu getirdim. Faturası içinde, buyurun Güler Hanım.” dedi. Güler, teşekkür edip adamı uğurladı. Akşamın geri kalanında Ankara’da yaşayan çocukluk arkadaşı Ayten’le konuştu. Gün içinde yaşanan olayları anlattıktan sonra “Oğlunu da evlendirdin, artık bahanen kalmadı. Havalar soğumadan gel de İstanbul’un sefasını sürelim.” dedi arkadaşının aklını çelmek istercesine. Geleceğine dair söz alıncaya kadar yakasını bırakmadı. Tam telefonu kapatacakken kimsesiz, şiddet görmüş, çocuklu bir tanıdığı varsa yardımda bulunmak istediğini söyledi. Arkadaşı, “Kadın sığınma evlerinde böyle birçok kadın var. Hatta bir arkadaşım o evlerden birinde gönüllü olarak çalışıyor. Sorar, bilgi alırım.” dedi.

 

Yardım etme fikri Güler’i bir nebze olsun sakinleştirmişti. Yatağına uzandığında kendini rahatlamış hissetti. Kızını zorlamamaya, tercihlerine saygı göstermeye karar verdi. Bir gün onun kendisini affedeceğini ummaktan başka çaresi yoktu.

 

Ayten, ekim ayının ortalarına doğru haber vermeden çıkageldi. “Sürpriz yapayım canım arkadaşıma, diye düşündüm.” dedi gülerek. Her zamanki gibi neşeli, gittiği ortamı bir anda yumuşatan haliyle dalmışı Güler’in evine. Yaş almanın etkisiyle biraz kilo almış hatları yuvarlaklaşmıştı. Güler ise eskisi gibi zayıftı. Her ikisi de altmışına merdiven dayamış olmasına rağmen genç ve zinde sayılırlardı.

 

Lokantadaki işlerden arta kalan tüm zamanlarını gezerek geçirdiler. Adalara gittiler, sarayları gezdiler. Üsküdar’a, Eminönü’ne gidip insan kalabalığına karıştılar, balık ekmek yediler. Boğazın kıyısında oturup kadehlerini tokuşturdular. Sağlığa, mutluluğa içtiler. Kadehler arka arkaya boşaldıkça dilleri daha fazla çözüldü. Dertler paylaşıldı, gözyaşları engelsizce aktı yanaklardan aşağı.

 

Güler “Sen de biliyorsun yaşadıklarımı. Kocamın ölümünden sonra ‘Evde genç erkek var, artık bu evde kalman uygun düşmez.’ deyip beni gitmeye zorladılar.” sözün burasında durdu. “Hadi onlar yabancıydı diyelim. Ya kendi aileme ne demeli? Kızımı evlerine kabul etmediler. Dul kadın laf getirir diye beni tekrar evlenmeye zorladılar. Evleneceğim adama çocuksuz olduğum yalanını söylediler.” Dalıp gitmişti. Sanki o günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Arkadaşına baktı. “Evlenip Almanya’ya taşınınca yalanı sürdürmek haliyle zor olmadı. Zaten kızıma ulaşmanın yolu da kalmamıştı.” dedi kederli bir sesle. “Kocama çok şey borçlu olduğumu inkâr edemem. Belki de bu hayattaki tek şansımdı. Yemek yapmayı, bir işletmeyi ayakta tutmayı ondan öğrendim. Sevilmenin nasıl bir duygu olduğunu bana öğreten de kocamdı. Ona bir kızım olduğunu söyleyecek kadar güvenmediğim için çok pişmanım. Belki o zaman kızımı kazanma şansım olurdu.”

 

Ayten “Sana seçme hakkı vermediler.” diye itiraz etti. “O şartlarda ne kızına ne de kendine bakabilirdin. Hem kendi anne ve babana güvenemezken kocana nasıl güvenecektin?” dedi teselli edercesine.

 

Güler üzgün ve umutsuz bir sesle “Şimdi de onun bana ihtiyacı yok. Beni görmek, öfkesini dile getirmek, yıllardır içinde biriktirdiklerini yüzüme vurmak bile istemiyor. Tıpkı yıllar önce yaptığım gibi o da beni yok sayıyor.”

 

Ayten arkadaşının üzgün yüzüne baktı. Söyleyeceklerini özenle seçmeliydi. Onun neler hissettiğini tam olarak bilmese de çektiği acıyı anlayabiliyordu. “Bak, canım benim.” dedi.  “Bunca yıldır birbirinizin hayatında olmadan yaşamlarınızı sürdürdünüz, bırak bundan sonra da böyle olsun. Kendin söyledin çok mutluymuş, bir eksiği yokmuş. Bununla yetin, onun adına mutlu ol.” dedi temkinle.

 

Güler, arkadaşının söylediklerini düşündü. Bencilce bir istekle kızına ısrar etmişti. Onu görme isteğine engel olamamıştı. Ona kendini affettirip vicdanını rahatlatmak istemişti. Ne yazık ki küçük kızı çoktan büyümüştü. Artık bir anneye ihtiyacı yoktu.

 

İki arkadaş ertesi gün öğlene doğru uyandılar. Baş ağrısı yüzünden ışığa tahammülleri yoktu ancak son günlerini evde pinekleyerek geçirmek istemiyorlardı. Hazırlanıp çıktılar. Dışarıda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra sıra alışverişe geldi. Ayten güzel bir elbise, şık bir pantolon ve gömlek aldı, kıyafetine uygun bir de çanta. Güler arkadaşına ve kendisine birer kazak aldı. Hazır alışverişe çıkmışken lokantanın ihtiyacı olan bardak, çatal, kaşık, peçete gibi şeylerin yanı sıra sebze kabuklarının içine karışıp çöpe atılan bıçaklarının yerine de yenilerini aldı.

 

Akşam yemeğinin saati gelmişti. “Hem aldığımız malzemeleri bırakır hem de yemeğimizi yeriz.” dedi Güler. Lokantaya gitmeden önce kıyıda oturup kendilerine birer fincan kahve ısmarladılar. Kahvelerini keyifle yudumlarken Güler’in telefonu bipledi. Güler kahvesinden bir yudum aldıktan sonra gelen mesaja baktı. Bir anda yüzü soldu. Telaşla “Gitmemiz lazım.” dedi. Etrafa bakındı garsonlar meşguldü. Kaç lira olduğuna bakmadan çantasından çıkardığı parayı masanın üstüne bıraktı.

 

Arabaya bindiklerinde Ayten merak içindeydi. “Ne oldu, söylesene!” Güler telefonu arkadaşına uzattı. Bu oldukça uzun bir mesajdı.

 

“Merhaba, mecbur olmasam seni rahatsız etmezdim ama çok zor durumdayım. Sana kadın sığınma evinden yazıyorum. Burada daha fazla saklanamam. Sığınma evinde kaldığımızı öğrenince evi taş yağmuruna tutmuş, bana ve çocuklara saldırmıştı. Bu sayede tutuklanmış, ben de biraz rahatlamıştım ama biraz önce serbest bırakıldığını öğrendim. Çıktığında çok daha öfkeli, çok daha saldırgan olacağına eminim. Eğer bana yardım edersen sana ya da ailene zarar verme ihtimali var. Korkuyorsan ya da bizim varlığımız huzurunu bozacaksa bu mesajı unut gitsin. Eğer gelecek olursan dikkatli ol.” yazıyordu. Sığınma evininin konumunu da göndermişti. Güler mesajın altına tek bir cümle yazmıştı. “Hemen sizi almaya geliyorum.”

 

Güler, yola öyle hızlı girdi ki neredeyse bir arabaya çarpacaktı. Aceleden, sabırsızlıktan dikkati tamamen dağılmıştı. Aklında cevaplayamadığı pek çok soru vardı. Kendisinde kızının çocukluk fotoğrafı dahi yokken onu tanıyabilecek miydi? Torunları olduğunu bilmiyordu. Daha önceki telefon görüşmesinde onlardan söz etmemişti. Çok mutlu olduğunu ve kendisine ihtiyacı olmadığını söylemişti. Mutsuz olduğunu annesinden neden gizlemeye kalkmıştı? Yüzünü bile zar zor hatırladığı, görse büyük ihtimalle tanımayacağı bir çocuğun annesi olduğunu iddia etmek tam bir yüzsüzlük değil miydi?

 

İlk heyecanı geçmiş, daha sakin araba kullanmaya başlamıştı artık. Bunda Ayten’in korkuyla çığlık atmasının da rolü vardı elbette. Eve yaklaşınca gelmek üzere olduklarını arayıp haber verdiler. Mavi renkli, yeni model bir arabayla geliyorlardı.

 

Kadın sığınma evinin önüne gelince arabayı kapıya mümkün olduğunca yakın park etmek niyetindeydi ancak yolun kıyısına özensizce park edilen bir minibüs buna engel oldu. Trafiği aksatmamak için mecburen arabayı biraz daha uzağa park etmek zorunda kaldı.

 

Ayten’e “Sen arabada bekle ben çocukları alıp geleyim.” dedi. Bir kadınla iki çocuğun kendilerine doğru geldiğini görünce inmekte acele etmedi. Kızının yüzünü akşamın loşluğunda seçemiyordu. Heyecandan ağzının kuruduğunu hissetti. Hayalinde kızıyla sayısız kez karşılaşmış, onunla konuşmuş, kendini aklamaya çalışmıştı. Şimdi hiç düşünmediği koşullarda beklenmedik bir şekilde karşılaşıyorlardı. O bunları düşünürken bir adamın kızına yaklaştığını ve onu saçlarından sıkıca yakaladığını gördü. İlk tepkisi oturduğu yerde donup kalmak oldu ancak şaşkınlığını üstünden atması uzun sürmedi. Bagajı açtı, aradığı şeyi bulunca kızına ve adama doğru yürüdü. Yaklaştığında adamın elindeki bıçağı gördü. Adam “Ya çocukları alıp güzellikle benimle gelirsin ya da seni köpek cennetine gönderirim.” diye bağırıyordu. Güler “Bırak kızımı.” diye bağırdı ancak genç adam oralı olmadı. Aksine bıçağı karısının boğazına dayadı. “Çağır çocukları.” diye emretti. Oysa çocuklar korkuyla birbirine sokulmuş titriyorlardı. “Çağır onları!” Adamın sesi bir anda kesilir gibi oldu. Sırtında keskin bir acı duydu. Sırtının ortasından aşağıya doğru ılık bir şey aktı. Eli titredi. Bıçak genç kadının boynunu sıyırdı. Açılan ince yarada kan sızmaya başladı. Adam sırtına aldığı ikinci darbeyle yere yığıldı. İki kadın nihayet birbirlerine bakmaya fırsat bulabilmişti. Güler, kızının sahilde kurtardığı genç kadın olmasına nedense hiç şaşırmadı. Arabaya doğru seslendi. “Ayten, Çocukları buradan götür.” Korkudan, şaşkınlıktan oturduğu yerden kalkamayan Ayten aldığı komutla kendisine geldi. Genç kadını ve çocukları arabaya bindirip oradan uzaklaştı.

 

Güler, ucundan kan damlayan bıçakla genç adamın başında bekledi. Yüzündeki ifadeden ne düşündüğü belli olmuyordu. Rahatlamış mıydı, üzgün müydü belli değildi. Sanki sisler ardında durmuş kendisini hiç ilgilendirmeyen bir olayı izliyor gibiydi. Polisler geldiğinde onu o halde cesedin başında beklerken buldu.