Taş Hafıza
Adı: Kadın Seçkisi

Taş Hafıza

Özlem Öztürk

Rumuz: Bozkır

Ayazın eli demir eldir, o gün şehrin nefesi bile bıçak sırtıydı. Bozkırın kemikleri sızlarken, çatılarda unuttuğu bir yazlık rüzgârın tüyü ürperip durdu. O, beş yaşında bir kız çocuğu, penceredeki perdeden içeri sızan ışığın tozlarını sayıyordu, her toz parçası bir kuş yumurtası kadar kıymetli, her ışık kırıntısı bir masal kadar esrarlıydı. Ankara’nın taşları hep konuşurdu ya, o sabah taşlar fısıltıya dönmüş, “sus” diyordu. Çünkü bu şehirde, anlatan çoktur, şahit olan ise taşın kulağıdır.

 

Kız, annenin sabah telaşını kağıt kokusundan anladı, masanın çekmecesinde bekleyen dosyanın ucundan mavi bir mühür sızıyordu, mürekkep taze ekmek buharı gibi sıcaktı. Anne, aynanın karşısında fısıltıyla aynı kelimeyi ezberliyordu, “duruşma… boşanma… on dört gün.” Kimlik fotokopisinin parlak kâğıdı parmaklarına yapışıyor, zımba yerinden çıkan metalin tadı kızın diline kadar geliyordu. Telefonun notlarında salon numarası, saat, dosya, hepsi bir kuş sürüsü gibi sıralı. Annenin adımlarında hafif bir seğmen ritmi, yüzünde kararlı bir ayaz gülüşü vardı, “Bittiğinde, kapı gibi ağır bir kelime açılacak,” der gibiydi. Kız, perdeden sızan ışık tozlarını sayarken annesinin hevesinin kokusunu duydu—kolonya, taze ütü, ince bir umut—ve kalbinin içindeki küçük keçi bu kez korkudan değil, sevinçten hopladı. O gün adliye mermerinin diliyle konuşulacağını, mübaşirin sesinin annesinin adını bir kuş gibi havaya bırakacağını, takvimin on dördüncü kutusunda özgür bir rüzgârın beklediğini hissetti, “zaman bir keçi, boynuzunu kapıya sürter,” diye mırıldandı.

 

Kız, evin girişindeki paspası ayaklarıyla dümdüz ettiği sırada kapı tokmağı üç kere vuruldu, her vuruş, Mogan’ın geceleri suyun dibinde gezdirdiği bakır çanı gibi içini titretmişti. Annesi, yaka ucuna sinmiş limon kolonyasını bir kez daha sürdü, çiçek kokulu cam şişe konuşkan bir serçe gibi cıvıldadı. Kolonya keskin, ayaz kadar dürüst, kızın burnuna şekerli, dilinin ucuna metal tadı gibi geldi. Ankara’nın ayazı çocuğun dişine işler, aklının sütünü çalkalar derlerdi, o da öyle hissetti, içi köpük köpük oldu.

 

Evin eşiğinde iki gölge belirdi, biri baba, biri dede. Baba, sesini cebinde taşırdı, çıkarıp göstermedi mi kimse bilmezdi neye benzettiğini. Dede ise yürürken baston gibi kendi ismini sürüklerdi ardında, köhne bir duvar saati gibi, tik-tak, tik-tak. Kız, onların üstlerine bozkırın tozundan yapılma bir bulut çöktüğünü gördü—bozkır bulutu ağırdır, bir omza kondu mu, kalbin zembereğini gerer. “Konuşacağız,” dedi annesi, sesi ince ve berrak, Eymir’in sabahında hiç kımıldamayan suyun üzerine düşen ilk kuş gölgesi kadar hafif ve kesin.

 

Salonun duvarlarında sarkaç gibi sallanan gölgeler bir ileri bir geri gidip gelirken, kızın gördükleri akşamüstü rengine büründü. Ankara’da akşamüstü koyu bir cezve gibidir, fokurdayan sesini içeride saklar. Dedenin gözleri, bozkırın taşında yıpranmış bir bıçak ağzı gibi mat, babanın elleri, kışın ekmeği dilimleyen bıçağın sapı gibi kararlı. Kız, kalbinin içinde küçük bir keçi dolaştırdı, Ankara keçisi masallarda çocukların içini ısıtır, en korkulu anda süt kokusu salar. O keçi, “kaç” dedi, ama ayakları halının desenine takılmış gibi kaldı. Halının üstünde kırmızı güller vardı, gül desenlerinin gölgeleri bile kokuyordu, dizlerini o kokuya yaslayınca, gülün de bir ağırlığı olduğunu, kokunun da bir taş gibi yerinde durduğunu ilk kez anladı.

 

Konuşmaların ipliği koptu birden, kopan yerden ayaz sızdı. “Sus” dedi duvarların taş kulağı, ama sesi kimse duymadı. O an, dede elinden düşmeyen gölgesini çekip çıkardı. Gölge, bir ayaz parçasıydı, cam gibi. Baba, rüzgârı kapının arkasına kıstırdı, rüzgâr inledi. Kız, ışık tozlarının havada birden çoğaldığını, nar taneleri gibi dağıldıklarını gördü, nar taneleri havada asılı kalır mı? Kalır. Bu şehirde nar, üzüntüye dökülen bir saat camıdır, her tanesi bir tık, her tık bir ömür.

 

Annesinin sesi, kanatları kırpılmış bir güvercinin son çırpınışı gibi çatallandı. Kız, annesinin göğsünü örtmek isteyip de örtülerden bir örtü bulamadı, dudaklarına limon kolonyasının cam serinliği değdi, dili karıncalandı. Gözleriyle annesini tutmak istedi, göz, tutar bazen, tutamadı. Kulaklarında ambulansların uluyuşu daha gelmeden çaldı, Ankara’da siren önce kalplerde çalar, sonra sokaklarda. Bir an, duvarın içindeki taş hafızanın kapağı açıldı, “Dedemle babam yaptı,” diye içinden söyledi. Kelimeler halının güllerinin diplerine düştü, orada kaldı, yaprak altına saklanan bir böcek gibi. Elleri titredi, titreyen ellerinden süt kokusu değil, ayazın tuzu çıktı. Ayazın tuzu acıdır, çocuklar onu bir kere tadınca büyürler, büyümek de bazen kışa benzer.

 

Evin içi, bir reyhan demetinin üzerine devrilmiş sıcak su gibi koktu. Kız, kokunun içinde annesinin saçlarını buldu—saçlar bir sonbahar ipliği, bir rüzgâr ağı. Gözleri, tavandaki çatlağı izledi, çatlak bir haritaydı, Eymir’den Mamak’a, Keçiören’den Cebeci’ye çekilmiş görünmez yollar. Bu yolların üstünden gece boyunca taş atları geçer derler, taş at, yelesini ayaza sürer, her zerresi çivi. Çivi, sözün gölgesini kâğıda mıhlayan şeydir.

 

Sonra bir kapı kapandı, kapı kapandığında Ankara’da üç şey susar, rüzgâr, sarkaç ve çocuğun içindeki keçi. Keçi susunca kız birden kışsız kaldı, yine de üşüdü. Taşların kulağı, gördüklerini toprağın cebine koydu. Ayakkabılar kapının yanında dizi dizi, hepsi şaşkın, kız, annesinin ayakkabısına burnunu dayadı, derinin sıcaklığıyla kokusu, “kal” diye fısıldadı. Fısıltı, bozkırın en ince saz teli gibi gerildi.

 

Cenaze günü, semayı gri bir mendil örttü. Mendilin köşelerine dört eski semt ismi işlenmişti, her köşe, ağıtın bir hecesi. Kadınlar, ağızlarında taş tozu tadıyla, duaları un eleyen eller gibi ince ince savurdular. Erkekler, küreklerini toprağa sapladılar, her saplayış bir kalp atışı, her kalp atışı toprağın içine düşen ılık bir damla. Kız, yokuş yukarı yürürken avucuna bir ceviz kabuğu verdi biri, “Koru,” dedi. Ceviz kabuğunun içinden bir rüzgâr çıktı, rüzgâr küçük, ama inatçı, “Ben bozkırın sakal teli, kesilmem,” dedi. Kız ceviz kabuğunun içine annesinin iki tel saçını hayalden koydu, hayal, bu şehirde hakikatin kardeşidir, aynı mutfakta büyür, aynı ocakta ısınır.

 

Toprak, annesinin üstünde yumuşak ve ağır. Kız, toprağın kokusunu içledi, toprağın kokusu kahve gibi durur insanın göğsünde, acı ama uyandırıcı. Bir kadın, kızın alnına elini dokundurdu, el, tandır kenarında ısınmış bir ekmek gibi sıcak. “Sabır,” dedi. Sabır, Ankara’da bazen bir taşın üstünde yeşeren ince bir ot olur, bazen bir takvimin boş kutucukları. Kız, takvime baktı, on dört gün sonra, bir kapı daha çalınacaktı, bu kez duvarların kulağı değil, mermerin dili konuşacaktı. On dört gün, on dört güvercin gölgesi, her gün bir gölge uçup gidecek, biri kalacaktı.

 

Geceleri, evin tavanı alçaktan iner, çocukların saçlarını okşar, “uyuyun,” der. O gece tavan çekildi, ay biraz daha yaklaştı. Ay, bu şehirde ansızın bir iğne ucu olur, çocukların gözünden yaş değil, ışık toplar. Kız, ayın iğne ucuna “Bizi unutma” diye fısıldadı. Fısıltı, Ulus’un taş merdivenlerine indi, Kızılay’ın yer altına saptı, Cebeci’nin ağaçlarına tırmandı, her yerde bir taş, bir yaprak, bir demir kapı kolu bu fısıltıyı cebine koydu.

 

Rüyasında Mogan açıldı, suyun üzerinden bir alay seğmen gölgesi geçti—bu şehirde gölge, gerçeğin sakalıdır, kesilse de yine uzar. Seğmenler, kılıçlarını rüzgâra sallayıp “Çocuğun sözünü saklayın,” dediler. Kızın sözü, halının gülünde saklıydı. O gül, cenazeden döndükleri akşam kurudu, kuruyan gül, taşların kulağından düştü, kızın cebine girdi. Cebindeki gül, kıpkırmızı değildi artık, rüzgâr kokusuyla kireç kokusunun arasında bir renkteydi, yutkundukça diliyle tadını aradı, limon kolonyası kadar keskin, ceviz kabuğu kadar tok.

 

Sabah olunca, baba yoktu, dede de yoktu. Evde sandalye boşluklarının soğuğu kaldı. Bir boşluk, insanın üstüne oturan görünmez bir devekuşudur, gagası yok, kanadı yok, ama gölgesi var. Kız, mutfaktan bir bardak su aldı, suya baktı, su da ona baktı. “Söz ver,” dedi su. “Unutma.” Unutmak, bozkırın kurak yazında yağmurun kendine gölge araması gibidir, bulunmaz. O, suya başıyla evet dedi. Su, boğazından inerken taş gibi takıldı, bir taşın içinden incecik bir kuş sesi çıktı.

 

Dışarıda, ayaz yine demir elini uzattı, ama o elin arasında artık küçük bir boşluk vardı, ceviz kabuğu kadar. Kız, o boşluğu tutmayı öğrendi. Yürürken adımlarını taşların belleğine bastı, her adım bir mühür. “Ankara’da çocuk büyürken,” dedi kendi kendine, “rüzgâr onun saçını örer, taş hafızayı öğretir, ayaz kalbin çivisini çakar.” Sonra sustu, susmak bazen bir kıraç vadide, bazen bir mahkeme koridorunda uzayan gölgende saklanmaktır.

 

On dört gün boyunca, pencereden geçen bulutların sayısını tuttu. Bulutlar göçtükçe şehir yerinden kıpırdamadı, çünkü bu şehir, yerinden oynamadan içini yer değiştirir. Pazarcıların sesleri yaklaştı, uzaklaştı, simit susamlarının kokusu kapının altından girip halının gülüne kondu. Kız, simidin susamını dilinin ucuyla ezdi, susam, güneşin unuttuğu bir hatıradır, ezilince kokusunu verir. O koku, annesinin saçlarına benzedi bir an, benzerlikler öyledir, gelip geçer, ama geçerken cebine bir taş koyar.

 

On dördüncü gün, gökyüzü gri mendilini katlayıp bir kenara koydu. Kapılar açıldı, mermer konuştu. Mermerin dili ağırdır, ağır konuşur, söyledikleri kulakta değil, kemikte duyulur. Kız, kemiklerinde bir uğultu işitti. Uğultunun içinden şu söz çıktı, “Taşlar şahit, rüzgâr kayık, ayaz mühür.” O başını salladı, —koku reyhan, tat susam, dokunuş ceviz kabuğu, ses seğmen gölgesi, görüntü ayin iğne ucu. Hepsi birden beş ayrı kuş gibi omzuna kondu, “unutma” dedi.

 

İnsan bazen annesini toprağın üstünde değil, kelimelerin içinde taşır. Kız, kelimelerini halının gülünden tek tek topladı, her kelime nar tanesi gibi pırıl. Avcuna aldı, ağzına atmadı, çünkü bu şehirde kelime yenmez, tutulur. Tutmak, ayazda ateş yakmak gibidir, dumanı göğe, ısısı içe. O, ateşi küçük elleriyle korudu. Bir gün büyüyüp taşın kulağını devralacağını bilmeden, ama bilmeden de, taşın tam ortasına isim diye bir sessizlik oydular. Bu sessizlik, ne dede, ne baba, ne bıçak, ne ayaz, sadece bir çocuğun bakışıydı. Bakış, Ankara’da en keskin bıçaktır, gözyaşıyla bilenir, adaletle kınlanır.

 

Mermerin önünde dili açıldı, küçük ağzından demir tadı taşıyan sözcükler döküldü, “annemin kanlarını gördüm,” dedi, sesinin içinde limon kolonyasının cam serinliği hâlâ titreşirken, “boğazındaki kemikleri gördüm,” dedi, o kemiklerin beyazını kış güneşinin kör edici parlaklığına benzeterek, “dedemle babam yaptı,” dedi, halının gül desenine gömülü nar taneleri gibi ağır ve sarsılmaz, “babam tuttu, dedem de bıçakladı,” dedi, kapı aralığında sıkışmış rüzgârın iniltileri eşlik ederken. Bu sözler taşların kulağına mühür oldu, ardından dede, ayaz kokan bir kelepçenin çıtırtısıyla demir kapıların gölgesine alındı, hücrenin rutubeti çocuğun burnuna pas tadı gibi geldi, koridorda anahtarlar ıslık çalarak yürüdü. Takvim, duvarda on dört boş kutucukla bekliyordu hâlâ, o kutucukların ucunda bir kapı, bir kürsü, mermerin ağır dili… Kız, ceviz kabuğunu avcunda sıkarak “zaman bir keçi, boynuzunu takvime sürter” diye mırıldandı, çünkü şehrin söylencesi böyledir, biri tutuklanınca rüzgâr yer değiştirir, biri konuşunca taş ağırlaşır, biri ölünce takvim büyür. O büyüyen takvimin üstünde, on dört gölge sıralandı, her gün bir gölge eksildi, ama kızın sözünden eksilmedi, Reyhan kokusu, kanın demiri, mermerin soğuğu, anahtarın sesi ve narın parıltısı— beş mühür gibi omzunda durdu, şehir yürürken o da yürüdü, “unutma,” dedi kendine, “taş bilir, rüzgâr duyurur, ayaz mühürler.”

 

Kız yürüdü, ayaza inat, taşlara güven. Her adımında yeni bir deyim uydurdu kendi kendine, “Ayazın sözü kışın ekmeği, taşın sözlüğü çocukların yüreği, rüzgârın defteri ceviz kabuğu.” Uydurdu, çünkü uydurulanlar bazen en doğruya çıkar. Şehir onunla birlikte yürüdü, sokak lambaları başlarını öne eğdi, yolun kenarındaki kuru otlar “geç” dedi. O geçti. Arkasında, halının gülünde saklı kalan kelimeler, taşların cebinde ağırlaşan şahitlik ve ayın iğnesinde parlayan küçük bir umut bırakarak. Çünkü bu şehirde, kız çocuklarının bakışı bir gün bozkırı yeşertir derler, ayaz bilir, taş hatırlar, rüzgâr duyurur.