Hiç üç ayaklı bir kediniz oldu mu? Oldu ise eğer şunu çok iyi bilirsiniz; kedinin olmayan ayağının gücü varolan diğer üç ayağa geçmiş gibi olur. Kedi adeta yepyeni bir denge kurarak, belki daha tuhaf ve aritmik, ama sanki farklı bir itici gücün etkisi ile kuvvetlenmiş gibi yürür, hatta koşabilir. Gözünüz takıldığında belki içiniz bir garip olur ama bir yandan da sevinirsiniz; yaşama ne olursa olsun tutunmuş olduğunu görmek bir nebze de olsa acıyan içinizi rahatlatır. Bilirsiniz ki kedi bir şekilde ‘hayatın ve umudun’ peşinde koşmaya devam ediyordur…
2025 yılına sanatsal anlamda damga vuran ve türlü engellerle karşılaştıktan sonra nihayet bu yılın Eylül ve Kasım ayları arasında gerçekleşen 18. İstanbul Bienali de, işte bu tema başlığı ile gerçekleşti; ‘Üç Ayaklı Kedi’. Ve bu tema başlığı belki de 1987’den bu yana bu kentte gerçekleşen tüm bienal tema başlıklarından daha çok bu şehire yakıştı. Nitekim, İstanbul’un gerçek sahiplerinin bizler değil de, aslında kediler -ve biraz da martılar- olduğunu hangimiz inkar edebiliriz ki?
Üç ayağı olan kedi metaforu İstanbul Bienali açısından öncelikle üç ayaklı bir yapıya gönderme yapmış oldu. Lübnan asıllı Christina Tohme küratörlüğünde gerçekleşen bu bienal, geleneksel iki yılda bir sanat algısını kırarak üç yıla yayılan bir program olarak kurgulandı. Bu yılın sonbahar aylarında gerçekleşen ve Beyoğlu ile Karaköy rotalarında izleyip ilgiyle gezdiğimiz ilk etap sergilerini, 2026’da planlanan akademi ve yerel inisiyatif programları ile 2027’de gerçekleşecek final sergisi ve atölyeler takip ediyor olacak. Bu metafor üç yıllık bir sürece yayılan böyle bir yapıya gönderme yaparken, aynı zamanda da kırılganlıkla direncin, aksaklıkla zarafetin, travmalarla beraber hayatta kalma gücünün de bir arada bulunabileceğini düşündürmeyi hedefledi. Hem toplumların yaşadığı sarsıntılara hem de sanatın direnç, dayanışma ve yeni yollar bulma kapasitesine, aksayarak ve dengesiz de olsa direniş ve dayanıklılığıyla hayatta kalma becerisini kazanmış bir kedi benzetmesi ile işaret etmeye çalıştı.
Bu kez geçmişteki misallerinden çok daha akışkan ve süreç temelli böyle bir model ile karşımıza çıkan 18. İstanbul Bienali, kent ölçeğinde bienallerin şehir/sanat/tarih/mimari entegrasyonu ile yaşamımızda nasıl bir yer kapladığının da önemli bir hatırlatıcısı. Şehir içinde, Beyoğlu ve Karaköy rotasında yürüyerek kolayca keşfedilen sergi mekanları sayesinde, izleyici için bu bienal, şehirin, sanatın ve tarihin içiçe geçtiği bir deneyim oldu. Mekânlar arasında tarihi yapıların, eski okulların, hanların, konserve fabrikasının ve hatta belki de çoğumuzun varlığından bile haberdar olmadığı bir yetimhane bahçesinin olması, bu seneki bienalin en ses getiren özelliklerinden biriydi.
Özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren tüm dünyada hızla çoğalan ve kültürel ve ekonomik açıdan büyük önem kazanan etkinlikler olarak sanat bienalleri, başta şehirlerin birer yaratıcılık merkezi olarak algılanması ve marka değerlerini artırmaları için biçilmiş kaftan oldular. Bienaller, farklı ülkelerden sanatçıları bir araya getirerek uluslararası ölçekte bir sanat diyaloğu yaratıyor. Başka bir açıdan bakıldığında ise, bienallerin müze veya galerilerin ele almaya cesaret edemediği veya daha ziyade riskli bulduğu deneysel, politik veya eleştirel içerikli işleri özgürce sunduğunu söylemek mümkün. Sanat akımları, estetik eğilimler veya yeni kültürel meseleler bienaller sayesinde görünürlük kazanırken, araştırma temelli küratörlük anlayışının da yükselişine yine sanat bienalleri sayesinde şahit oluyoruz. Küresel ölçekte bienallerin, artık sanat dünyasının fuar veya müzeler kadar merkezi platformları hâline geldiği gerçeği tartışmasız kabul ediliyor. Venedik, Documenta (Kassel), São Paulo veya İstanbul, ve hatta bu sene ilk defa gerçekleştirilen, Asya kıtasında umut veren bir ilk olarak Buhara Bienali dünya çapında başdöndürücü etkiye sahip bienallerden sadece birkaçı.
Yılın sonuna geldiğimiz şu günlerde ve 18. İstanbul Bienalinin ilk etabını yeni gezip deneyimlemişken bu bienalin direniş, umut ve gelecek olasılıkları üzerine odaklanan yaklaşımının sanatın bireysel ve toplumsal travmalar karşısında bir umut, direnç ve dayanma biçimi olabileceğini tekrar hatırlatması açısından önemli bir rolü üstlendiğini söyleyebiliriz. Bienalde bulunan özellikle bazı video-yerleştirmeler, göç, kimlik, aidiyet, direniş temalarını ele alarak, çağdaş dünyanın sorunlarını güncel ve dokunaklı biçimde yansıttı. Dikkatli ve meraklı bir izleyici, bu bienalin geçmiş örneklerine kıyasla hızlı tüketim, altyapı şovları veya spektaküler görsel şovlar yerine, daha ziyade sessizlik, karşı-varlık, tanıklık gibi temalara yöneldiğini de gözden kaçırmamış olmalı. İzleyiciye düşünme, hatta düşünmeden öte hissetme ve sorgulama imkânı sunan bu yapıdaki eserler, bienalin ruhuna uygun bir “yumuşak güç” sunmuş oldu: hem politik, hem duygusal hem de bireysel deneyim odaklı…Yaklaşık 10 haftalık ilk etap sürecinde bienali gezen 600.000’den fazla kişiye ulaşmış olması bu bienalin genel başarısının bir ispatı olarak görülebilir. Küratöryel cesaret, mekânsal yaratıcılık, toplumsal ve politik duyarlılık; bu bienalde hepsi bir aradaydı ancak yine de bu cesaretin bazı izleyiciler için üstesinden gelemediği noktalar da olmadı değil. Bienalin “herkes için” değil, sadece “hazır ve istekli olanlar” için güçlü bir çağdaş sanat deneyimi sunduğunu söyleyenler de her zamanki gibi vardı.
18. İstanbul Bienalini geçmişe hızlı bir dönüş yaparak, kısa ve öz kıyaslamalarla da mercekten geçirebiliriz. Örneğin çok kavramsal oluşu, Büyükada’daki mekânların uzaklığı ve ulaşım zorlukları, bazı eser metinlerin aşırı teorik bulunması ile çok eleştirilip sınanan 16. İstanbul Bienalini hatırlayalım. Veya küratöryel yaklaşımının fazla sessiz ve düşük tempolu oluşu, net bir kavramsal merkez yerine çok sayıda küçük ada yaratması ile dağınıklık hissi veren, gezmesi zor ve zaman alıcı olarak eleştirilip sivri oklara hedef olan 17. İstanbul Bienalini anımsayalım…Bunların ışığında son İstanbul Bienalinin, hem 16.’nın fazla teorik bulunduğu noktaları yumuşattığını, hem de 17.nin fazla dağınık yapısını toparlamaya çalıştığını söylemek yanlış olmaz.
Bienallerin, özellikle İstanbul Bienali gibi küresel ölçekte önemli etkinliklerin, her şeye rağmen izleyicinin büyük kısmı için ve bütün bu iyimser çabalara rağmen halen kapalı, zor okunur ve mesafeli bulunması esasen çağdaş sanat dünyasında uzun süredir tartışılan bir konu. Bienallerde yer alan eserlerin çoğunun, gündelik hayatla değil de daha çok estetik teori, felsefe, post-kolonyal okumalar, arşivsel pratikler ve çok katmanlı metaforlar üzerinden ilerlediğini bilmekte fayda var. Bu da sıradan izleyicinin kendisini dışlanmış ve yabancılaşmış hissettiği bir ortam yaratıyor. Kimi sanat eleştirmenlerinin ‘metin enflasyonu’ olarak adlandırdığı bu durum sayesinde ortalama izleyici eseri anlamak için bir yığın metinle karşılaşıyor ve daha da ötede bilmediği birçok sanatsal jargonla. Bunlar istekli olanlar için bir ölçüde faydalı zihinsel esnetmelere sebebiyet verse de çoklukla önyargıların ördüğü bir bariyer ile sonuçlanıyor ve yeni kuşak izleyici çağdaş sanata uzaklaşabiliyor. Bienaller, bir yandan şehirlerin kültürel-politik hafızasında büyük rol oynarken, bir yandan da eserlerin kapalı olması gibi içeriksel ve halen aşılması mümkün olmamış bazı sorunların olması, sanatın toplumsal dönüşüm etkisini zayıflatabiliyor.
Üç ayaklı bir kedi metaforu evet samimi, doğrudan ve içinde yaşadığımız kentle beraber dünyanın içinde bulunduğu koşullara da gönderme yapıyor. Belki de gerçekten üç ayaklı bir kedi gibi, biraz topallayarak gidiyor hepimizin hayatı… Ancak bienal özelinde ve gerçeğinde şunu da tartışmak yanlış değil; belki de her kentin kendine özgü meselelerini küresel bir dille ele almak bienallerin kamusal gücünü daha çok artırabilir. Örneğin İstanbul’un deprem gerçeği ile kırılgan bir kent oluşu, boğaza özgü su politikaları, tarihi yarımadadaki dönüşüm ve turizm baskısı, bitmek bilmeyen mega projeleri ile ilgili konular acaba sonraki yıllara projeksiyon yapabilecek nitelikte yeni temalar olarak kabul edilebilir mi?
Şu gerçekleri de gözardı etmeyelim. Bienaller her ne kadar küresel görünse de katılımcı sanatçılar, küratörler ve hatta anlatıların da çoğunlukla aynı merkezlerden çıktığını çok iyi biliriz. Coğrafi çeşitlilik gösteren projeler bile unutmayalım ki çoğu zaman batılı bakışla çerçevelenir. Bienaller giderek daha büyük, daha pahalı ve mekânsal olarak dağınık etkinliklere dönüşürken, fonlama sorunları da yaratırlar. Tüm sanat bienalleri sık sık iklim krizi, sömürgecilik, göç gibi temaları ele alıyor; ancak üretim süreçlerinin sömürgeciliği yeniden üretebileceğini söylemek çok mu yanlış olur? Peki, kimi sponsorların politik profillerinin bazen sergilerin verdiği mesajla çeliştiğini söylersek acımasız mı davranmış oluruz? Bienaller “şehirde bir anlık festival” etkisi yaratabiliyorlar, peki yerel sanatçılar, topluluklar ne oranda dahil olabiliyorlar? Pandemi sonrası artan dijital beklentiye rağmen çoğu bienal hâlâ dijital arşivleme, erişilebilirlik, çevrimiçi katılım gibi konularda geride kalmıyor mu?
18. İstanbul Bienali henüz devam ediyor iken, bu kısa notları da bir kenara iliştirerek yola devam etmekte fayda var. Bütün bu soru ve sorunların varlığı altında bienaller, çağdaş sanatın en güncel yönelimlerini, deneysel yaklaşımlarını ve tartışmalarını bir arada görebileceğimiz ve eleştirilere rağmen bugün sanat dünyasının nereye gittiğini anlamak için en yoğun verinin bulunduğu ender platformlar.
Üç ayaklı kedi sekerek de olsa koşmaya devam edecek… Bize de merakla izlemek düşüyor.
