‘‘Uçurtmayı Vurmasınlar’’: Roman ve Film Arasındaki Güçlü Bir Hafıza Köprüsü
Edebiyattan Sinemaya

‘‘Uçurtmayı Vurmasınlar’’: Roman ve Film Arasındaki Güçlü Bir Hafıza Köprüsü

Şahide Çömez

Feride Çiçekoğlu’nun 1986 yılında yayımlanan Uçurtmayı Vurmasınlar romanı, 12 Eylül Darbesi’nin ardından siyasi tutukluların kaldığı bir kadın cezaevinin dünyasını bir çocuğun gözünden anlatmasıyla Türk edebiyatında özel bir yere sahip oldu. Romanın duyarlılığı ve yalın fakat çarpıcı anlatımı, kısa sürede geniş bir okur kitlesi tarafından benimsendi. 1989 yapımı Tunç Başaran filmi ise romanın bu hafızasından yola çıkarak sinemaya kendine özgü bir dil kazandırdı ve uluslararası festivallerde ses getiren bir film olarak hafızalara kazındı.

 

Romanın en belirgin özelliği, olayları cezaevinde annesiyle birlikte kalan küçük Barış’ın gözünden aktarmasıdır. Barış’ın çocuk saflığı, dünyayı anlamlandırma çabası ve gördüklerini başka türlü okuma biçimi, romanın hem duygusal derinliğini hem de politik sertliğini taşıyan bir filtredir.

 

Çiçekoğlu’nun kısa, kesik cümlelerle kurduğu anlatı çocuğun zihnindeki dağınıklığı ve oyunbazlığı başarıyla yansıtır. Romanın gücü büyük ölçüde bu bakış açısının sadeliğinden gelir. Film ise Barış’ın bakış açısını korumakla birlikte, sinemanın görsel ve işitsel imkânlarını devreye sokarak perspektifi genişletir. Tunç Başaran, çocuğun dünyasını kamera açıları, yüz ifadelerinin yakın planları ve mekânın soğukluğunu öne çıkaran görüntü yönetimiyle kurar. Roman kapalı bir iç ses sunarken film, aynı iç dünyanın dış koşullarla çatışmasını görünür kılar. Örneğin roman yalnızca Barış’ın yorumladığı bir hapishane hayatı sunarken film, gardiyanların davranışlarını, kadın mahkumların birbirleriyle ilişkilerini ve cezaevinin atmosferini daha açık bir biçimde izleyiciye aktarır.

 

Romanda karakterler Barış’ın algısının sınırlılığı nedeniyle çoğunlukla simgesel özellikler taşır. Barış’ın en sevdiği kişi olan kadın mahkûmun yani İnci’nin güçlü, dirençli ve şefkatli portresi; ikisinin kurduğu dostluğun sıcaklığı; diğer tutukluların kısa ama etkileyici tasvirleri romanın minimal yapısına uygundur. Çiçekoğlu, karakterleri ayrıntıyla değil, ayrıntıların yarattığı duyguyla kurar.

 

Filmde ise oyunculuk performansları bu karakterleri somutlaştırır. Nur Sürer’in hapishane koğuşunda direnci simgeleyen fakat aynı zamanda kırılganlığı da hissettiren oyunculuğu anlatıyı bir üst duygusal tona taşır. Barış rolündeki küçük oyuncu Ozan Bilen, romanın iç sesini yüz ifadeleriyle dışsallaştırır. Böylece film, romanın imgesel karakterlerini fizikselleştirir ve genişletir. Örneğin romanda yalnızca Barış’ın sezgileriyle var olan gardiyan şiddeti, filmde daha belirgin, sistematik ve tehditkâr bir biçimde görünür hale gelir.

 

Roman Barış’ın çok sevdiği ve tahliye olan İnci’ye yazdığı mektuplardan oluştuğu için kısa, fragmanlara ayrılmış bir anlatı yapısına sahiptir. Bölümler arasında keskin geçişler yoktur; çocuğun zihninde hangi duygu öne çıkıyorsa bölüm ona göre şekillenir. Bu yapı romanın şiirsel ve parçalı formuna hizmet eder. Uçurtma motifi ve özgürlük teması metnin bütününde simgesel bir nitelik kazanır.

Film ise dramatik gerilimi artırmak adına olay örgüsünü daha çizgisel hale getirir. Kadın tutuklular arasındaki dayanışmanın gelişimi, cezaevindeki baskıların artması ve Barış’ın dünyasının giderek daralması filmde daha belirgin dramatik dönemeçlerle verilir. Uçurtmanın yasaklanması ve finalde gökyüzünün özgürlükle ilişkilendirilmesi filmde daha yoğun bir duygusal vurguya sahiptir. Sinema romandaki metaforik havayı dramatik sahnelere dönüştürür.

 

Roman, hapishane mekânını Barış’ın sınırlı gözlem alanı üzerinden verir. Beton duvarlar, demir parmaklıklar, koğuş ve oyun alanı, çocuğun hafızasında saklanan kısa görüntüler gibidir. Cezaevi atmosferi romanda, olduğu kadar hissedilir ama geniş bir tasvir dünyası yoktur; amaç okuru boğmak değil, çocuğun ‘‘anlamlandırma çabasını’’ hissettirmektir. Filmde ise cezaevi tam anlamıyla bir atmosfer unsurudur. Soğuk renkler, dar koridorlar, sert ışıklar, kapı gıcırtıları ve yankılar, mekânın baskıcı ruhunu görünür kılar. Tunç Başaran, romanın imge dünyasını somut bir görüntüye dönüştürür ve cezaevinin sertliğini izleyiciye fiziksel bir deneyim olarak geçirir. Bu açıdan film, romanın sezdirme stratejisini genişleterek gerçekliğe daha fazla yaklaşır.

 

Roman ve film arasındaki en önemli ortaklık, tema düzeyinde ortaya çıkar. Hem roman hem de film özgürlüğün hem en geniş hem de en dar hallerini yoklar. Uçurtma, romanda Barış’ın özgürlük hayallerinin kırılgan bir simgesiyken filmde çocukluğun masumiyetinin tehdit edildiği bir nesneye dönüşür. Roman daha çok sembolik düzeyde çalışır; film ise sembolleri dramatize eder.

 

Cezaevindeki kadın dayanışması romanda daha sıcak, daha içsel sunulurken filmde sistemin baskıcılığıyla sık sık karşı karşıya gelir. Dolasıyla film politik açıdan daha görünürdür. Roman politik olanı çocuğun sezgisel algısına gizler; film ise bunun altını daha kalın çizgilerle çizer. Romanın duygusal etkisi büyük ölçüde iç sesin yarattığı sade hüzünden gelir. Okur, Barış’ın neyi nasıl anladığını takip ederken hem çocuğun masumiyetini hem de cezaevi gerçekliğinin sertliğini duyumsar. Film ise görsel yoğunluk ve oyunculuk performanslarıyla izleyiciye daha doğrudan bir temas sunar. Romanın içsel sessizliği, filmde zaman zaman gözyaşıyla ya da öfkeyle açığa çıkar.

 

Uçurtmayı Vurmasınlar romanı ile film uyarlaması farklı anlatı araçlarıyla aynı temel gerçeği dile getirir: özgürlüğün en çok eksildiği yerde bile insan dayanışmasının ve umudun var olabileceği. Roman çocuğun zihnindeki kırılgan dünyayı kelimelerle kurarken film o dünyayı görsel bir hafızaya dönüştürür. Roman daha şiirsel, daha içsel, yer yer daha metaforiktir; film ise daha somut, daha politik ve daha dramatiktir. Ancak her ikisi de Türkiye’nin yakın tarihine küçük bir çocuğun gözünden bakarak büyük ve kalıcı bir insanlık anlatısı sunmayı başarır.