Yaşar Kemal ve Dil Zenginliği
Yazılar

Yaşar Kemal ve Dil Zenginliği

Metin Turan

Adını, önce Kozan, sonra da Urfa milletvekilliği yapmış babası Sadık beyin yakın dostu, Ali Ursavaş Mustafa Kemal olarak koyuyor: “Cumhurbaşkanımızın adını verelim” diyor (Andaç, 2016: 36). Esas adım “Mustafa Kemal” diyor Yaşar Kemal. Cumhuriyet’in ilk yılları, nüfusun %82’sinin köylerde yaşadığı, okuryazarlığın % 5’lerde olduğu, kırsal bölgelerde yazının tapınaklarda kutsal hazine gibi saklandığı, sözlü kültürün baskınlığını sürdürdüğü bir dönemdir. Bu durum, onun çocukluğunu şekillendiren en temel etkenlerden biri oldu. Küçük yaşta köy odalarında anlatılan masallar, türküler, destanlar ve ağıtlarla tanıştı; Çukurova’nın Ermeni, Kürt, Türkmen ve Yörük halklarının sözlü gelenekleriyle beslenirdi. Yörenin ünlü âşıkları ile tanışır, onları dinler, onlarla çoğalır ve onlar gibi söylemeye, anlatmaya başlardı.

Onun yapıtları, Anadolu insanının yaşamını, doğa ile kurduğu ilişkiyi, toplumsal adalet arayışını ve özellikle de Türkçenin sözlü ve yazılı birikimini dile getirmesi açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Burada, Yaşar Kemal’in Türkçe’nin zenginleşmesine yaptığı katkılara vurgu yapılırken, sadeceyapıtlarının içeriği değil, aynı zamanda onun dünyaya geldiği tarihsel dönemi, Türkiye’nin okuryazarlık düzeyi ve edebiyat ortamını da dikkate almak gerekir. Çağını kavramış bir yazarı, yaşadığı toplumsal koşullardan, özellikle de Türkiye gibi, dili, kültürü, uzun yüzyıllar boyunca,  yöneticiler tarafından, görmezlikten gelinmiş, hatta o dili yaratan ana unsur, yani Türkler “edrakı bi idrak” görülmüşse, sorunu bu çerçeveden soyutlayarakdeğerlendirmek eksiklik olur. Bu tobloyu gözönüne alarak Yaşar Kemal’in yapıtlarına eğildiğimizdeonun dil sevgisini ve halk kültüründen beslenen anlatısını, daha geniş bir bağlamda değerlendirmek olanağı doğacaktır.

YAZIYI ÖĞRENME / BELLEK OLUŞTURMA

Okuma bilmediği 7-8’li yaşlarda (ilkokula 9 yaşında başlamıştır) yörenin âşıklarından duyduğu şiirleri söyleyerek birikimini çoğaltmaya çalışır. Bu dönemde, doğduğu Hemite köyüne yakın, Hörü Uşağı Köyü’nden Kul Abdurrahman diye ünlü bir âşıktan, Afşin tarafından Âşık Rahmi’den etkilenir, onların Karacaoğlan söylemelerine hayranlık duyar. Hatta o yaşlarda Âşık Rahmi ile çakıştırılır, aşıklar kervanına dahil edilir ve adı Âşık Kemal olarak ünlenir.
Duygusal kırılmasının, sözle akrabalığı ve yazı denilen bellek mucizesi, bir bakıma, babasının arkadaşı, Zala’nın oğlunun vurulması ile başlar. Zala’nın oğlu eşkiyadır, onların evine gelip gitmektedir. Vurulur.  Sevdiği bu eşkiya için ağıt yakar. Anası da bu ağıtı çok sever, ne var ki söylediği bu ağıtı ertesi gün unutur.  Anımsadığı bir olay vardır: “Bir gün köye bir çerçi geldi. Borca veriyor,  onu da yazıyor. “Bu ne?” dedim amcama, “Bu yazı,” dedi. Yazı mazı bildiğimiz yok o devre kadar. İmam var, Ferhat Hoca, onun da okuryazarlığı yok.” (Andaç, 2016: 38).

O yıllar Türkiye’sinin gerçekliğini yansıtması açısından Yaşar Kemal özelinden bir bilgiyi daha paylaşalım: Doğduğu köyde, yani Hemitede okul yoktur. Hemite ile birlikte, civarındaki Endel, Çığcık, Aşağıbozkuyu, Yukarıbozkuyu, Bahçe, Kırmacılı, Kesikkeli köylerinde de okul yoktur. Sadece bir tanesinde, yani Hemite’de cami vardır, onun da imamı Ferhat hoca okuma yazma bilmemektedir.

 

Köydeki çocuklardan Mehmet okula ilk gidenlerdendir. Onun peşine takılarak Burhanlı Köyü’nde okula başlar. İlkokul sıralarında, onunla aynı sınıfta, başka bir âşık daha vardır: Çok güzel saz da çalan Âşık Mecit.

Bu yıllarda, Türkiye’nin genel görünümü de dikkate değerdir. 1935 nüfus sayımına göre, cumhuriyetin ilk yıllarına oranla, belli bir aşama kaydedilmiştir, ama ülkede okuryazarlık oranı buna rağmen %20’lerin altındadır. Bu, halkın büyük bölümünün, sözlü anlatı geleneğiyle kültürel aktarımı sürdürdüğü anlamına gelir. Yaşar Kemal’in yazarlığının beslendiği kaynak, işte bu sözlü bellektir. Aynı zamanda, Cumhuriyet’in dil politikaları, Türkçe’nin arılaştırılması ve halk edebiyatına ilginin artışı, onun kuşağını doğrudan etkilemiştir. Köy Enstitüleri’nin açılması (1940’lar) da kırsaldan çıkan birçok genç gibi, halk kültürüne ve Türkçe’ye yönelişi güçlendirmiştir.

Yaşar Kemal’in yazarlık serüveni 1930’ların ikinci yarısında Adana’da çeşitli dergilere yazdığı şiirlerle başlar.

Ortaokul ikinci sınıftayken, Zuhuri Danışman’ın çıkardığı Yeni Işık adlı derginin Türkiye çapında açmış olduğu şiir yarışmasına katılarak birinci olur. Ödül ise, yüz tane kitaptır.

Kendisini etkileyen öğretmenler arasında Cengiz Tuncer ve Süleyman Tar adlarını anar. Bir de ortaokuldan sonra etkilendiği bir isim vardır, o yılların şairi Rasim Göknel. Göknel de öğretmendir, beraber Çığ adında bir de dergi çıkarırlar.

Adana Halkevi yayını olan Görüşler ve bölgenin en yaygın gazetesi Yeni Adana’da şiirleri çıkmaktadır.

O yıllarda Adana’da öğretmen olan Arif Nihat Asya ile dostluğu olur. Onunla yeni çıkan kitapları, örneğin ilk baskısı 1940 yılında yapılan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ını birlikte okurlar.

İlk okuduğu roman Alphonse Daudet’nin Kimsesiz Çocuk adlı kitabıdır.   Daudet ailesinin Çukurova ile özel bir bağı vardır, Ceyhan’a ilk fabrikayı açan,  yazar Daudet’nin torunu Charles Daudet’tir. Destancılardan, halk hikâyesi anlatan âşıklardan etkilenir.

“Babamın sağlığında, büyük Türk destancıları gelir, evde sabahlara kadar destan söyler, günlerce misafir kalırlardı. Çorak Ökkeş de gelirdi, babamın köyüne, Araplı Köyü’nden. Haksız Oğlan anlatırdı. Vehit Bey anlatırdı, bu tütün kaçakçısıydı; sonra Gavurdağlı Âşık Hacı’yı hatırlıyorum, o da tütün kaçakçısıydı. Tütün getirir, satarlardı. Babamın evine konuk oldu o da. Destancılar da babamın evine gelirdi, hem Kürt, hem Türk destancıları. Baba öldükten sonra Gebenli Küçük Mehmet, Mustafa Emmi, Güdümen Ahmet köye gelirdi, bize. Hemite’nin kayalığına bahar günleri otururlar, Köroğlu söylerlerdi.” (Andaç, 2016: 56).

Derleme çalışmalarına girişir. İlk önce, 1941 yılında birlikte çapa yaptığı ırgatlardan derlediği Çifte Çapa Manileri’ni Halkevleri Dergisi, Görüşler’de yayımlar.  Ardından ağıtlara yoğunlaşır.  Ağıtlar 1 adıyla kitap bütünlüğüne kavuşturduğu bu çalışması ilk yapıtı olur. 1943 yılında yayınlandığında, sadece kendisinin değil, Türkiye’nin de bu alanda ilk örneğini oluşturur ve Adana Halkevi’nin de ilk yayını olur.

Asıl ününü ise, 1955 yılında yayımlanan İnce Memed ile kazandı. Bu roman, yalnızca bir köylü isyanını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda Türkçe’nin halk söyleyişleriyle dolu, destansı bir anlatı olanağı kazandığını gösterir. Abdi Ağa’nın buyurgan dili ile Memed’in özgürlük arayışını dile getiren sözleri arasındaki karşıtlık, yalnızca bir karakterler çatışması değil, aynı zamanda Türkçenin farklı toplumsal katmanlardaki seslerinin karşılaşmasıdır da. Dilin kültür içerisindeki tarihsel serüvenidir. Yaşar Kemal halkın dilini edebiyata taşıyarak yazınsal Türkçeyi zenginleştirmiştir.

Onun katkısını yalnızca İnce Memed ile sınırlamak eksik kalır. 1967’de yayımlanan Üç Anadolu Efsanesi, halk söylencelerini yeniden yorumlayarak Türkçeye masalsı ve şiirsel bir anlatım kazandırmıştır. 1970’te yayımlanan Ağrı Dağı Efsanesi, töre ile aşkın çatışmasını işlerken epik ve lirik dengesiyle dilin ufkunu genişletmiştir. 1974–1976 yılları arasında yazdığı Akçasazın Ağalarıdizisi, Çukurova’daki sınıfsal düzeni ve pamuk ağalarının dünyasını destansı betimlemelerle gözler önüne sermiştir. 1988–1992 arasında kaleme aldığı Karıncanın Su İçtiği dizisi ise savaşın, göçün ve yoksulluğun yarattığı yıkımı anlatırken doğa ile insan arasındaki bağları destansı bir biçimde ortaya koyar. Bütün bu yapıtlarda yeniden bir biçem yaratma kaygısını duyarak Türkçeye de açılım getirir.

HER ROMAN YENİ BİR DİL

Yaşar Kemal, yazınsal çabayı, dil yaratmanın birincil unsuru olarak görür. Her yeni romanın yeni bir dil demek olduğunu, biçemin gerekliliği, kurmacasının özgünlüğü açısından gerekli görür:

“Bir roman, bir şiir dili yaratmak başlı başına  yeni bir çabadır. Bir olayı, bir oluşumu dille anlatıyorsun. Düşündüğünü anlatabilmek için en sıcak, en yürekten, sevgi dolu bir dil gerek. Dilin kalıplaşması hem çok tehlikeli, hem de bulunmaz bir ustalıktır. Kimi sözcükler çok kullanılmış, pörsümüştür. O sözcüğün dirilmesi, özsel gücüne kavuşması için yaratıcı söz ustasının eline geçmesi gerek. Bizdeki kötü sinema Türkçesi birçok sözcüğü kullanılmaz hale getirdi, öldürdü. Bu ölü sözcükler, eski görkemine varmak için ustalarını bekliyor. Bir usta, fersudeleşmiş her sözcüğü alır, taptaze yapar, yerine koyar.” (Andaç, 2016: 99-100)
Yaşar Kemal yalnızca romanlarıyla değil, deneme ve röportajlarıyla da Türkçe’ye katkıda bulunmuştur. 1971’de yayımlanan Bu Diyar Baştan Başa adlı röportaj dizisi, Anadolu’nun, köy köy dolaşılarak halkın dili, yaşamı ve türkülerinin kayıt altına alındığı eşsiz bir yapıttır. Yine 1960’da yazdığı ‘Vatandaş Türkçeyi Sev’ başlıklı denemesi, dil sevgisinin yalnızca ulusal değil, evrensel bir değer olduğunu vurgular. Yerleşik yargılara itiraz eder. Ona göre Türkçe’yi sevmek, Anadolu’nun tüm halklarının ortak belleğini sevmek demektir. Bu anlayış, Türkçeye duyulan bağlılığı halkların kardeşliği düşüncesiyle birleştirir.

Yaşar Kemal’in dilinde doğa, başlı başına bir kahramandır. Dağlar, ırmaklar, rüzgârlar, canlı birer varlık gibi anlatılır. Bu yaklaşım, Türkçenin betimleme gücünü ve şiirselliğini artırmıştır. Örneğin Akçasazın Ağaları’nda Çukurova pamuk tarlaları bir tablo gibi betimlenir; Ağrı Dağı Efsanesi’nde dağ göğe uzanan bir mızrak gibidir. Bu imgeler, Türkçeye yeni bir görsellik boyutu kazandırmıştır.

Yaşar Kemal’in anlatısında dikkat çeken bir başka nokta çok sesliliktir. Ermeni âşıkların türkülerinden Kürt dengbêjlerin destanlarına, Türkmen ozanların deyişlerinden Arap hikâyecilerin anlatılarına kadar, Anadolu’nun tüm sözlü gelenekleri onun dilinde buluşur. Bu, Türkçeyi yalnızca bir ulusun değil, kültürel bir coğrafyanın belleği haline getirir. Onun yaklaşımı, dillerin ve kültürlerin birbirini beslediği düşüncesine dayanır. Türkçeyi zenginleştiren yalnızca Türk kökenli sözlü ürünler değil, Anadolu’da yaşayan bütün halkların katkılarıdır.

Cumhuriyet’in kuruluşu ve onu izleyen yıllarda dil politikaları da edebiyatın yönünü belirleyen unsurlardan biridir. Dil Devrimi, yalın Türkçeyi yerleştirme çabası, halk edebiyatına duyulan ilgi ve Köy Enstitüleri hareketi, Yaşar Kemal’in kuşağını doğrudan etkiledi. Köy Enstitüleri, özellikle kırsaldan çıkan gençlerin, halk kültürünü yazınsal dile taşımaları için bir zemin oluşturdu. Yaşar Kemal her ne kadar bu enstitülerde eğitim görmemiş olsa da, onların yarattığı kültürel iklimden beslendi, onları da besledi.

1940’lı ve 1950’li yıllarda Türkiye’nin edebiyat ortamı da dönüşüm geçiriyordu. Halkevleri dergileri ile yaygınlık ve çeşitlilik kazanan basım-yayın dünyası Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Ses, Yeditepe, İmece, Türk Folklor Araştırmaları gibi dergilerin varlığı da genç yazarlar için birer okul işlevi görüyordu. 1940’larda Abidin Dino ve Arif Dino, 1943’te de Orhan Kemal  ile kurduğu dostluk daonun sanat anlayışında belirleyici oldu. Onun gazetecilik yılları, özellikle Anadolu’daki röportajları, farklı bölgelerdeki halkın dil ve yaşayışını yakından tanımasına hem de yazınsal biçimini geliştirmesine katkı sağladı.

Hiç yazı görmemiş, evinde ibadetten ibadete açılan kutsal kitabın sayfaları dışında kitap kapağı açmamış, büyük bir kitleyi yazıyla tanıştıran kuşağın önemli isimlerinden biridir Yaşar Kemal. Türkçeye yaptığı katkılar, yalnızca bir dilsel çeşitlenme değil, aynı zamanda bir kültürel derinliktir. O, halkın türkülerini, ağıtlarını, destanlarını ve masallarını modern yazının parçası haline getirerek Türkçe’ye yeni bir ruh katmıştır.

Yaşar Kemal’in yazarlığı, yalnızca Türkiye edebiyatı için değil, dünya yazını için de özel bir yere sahiptir. 1950’lerden itibaren eserleri farklı dillere çevrilmiş ve uluslararası alanda ilgi görmüştür. Özellikle İnce Memed, başta Fransızca, İngilizce, Almanca, Korece, Rusça ve İspanyolca’ya çevirilerek dünya edebiyatında tanınmasına etken olmuş, Türkiye’de olduğu gibi dünyada da geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Onun destansı anlatımı, halk kültüründen beslenen dili ve evrensel insanlık sorunlarını ele alışı, farklı kültürlerden okurları da etkilemiştir.

OKURU ÇOĞALTAN YAZAR

Yaşar Kemal’in eserleri, sadece Türkiye’de okur kitlesini büyüten temel yapıtlar arasında yer almakla kalmadı, Türkçe edebiyatın başka dillerde yaygınlaşmasını ve sonraki kuşaktan yazarların bilinmesine, o dillere kazandırılmasına da zemin hazırladı. Çeviri meselesi, Yaşar Kemal’in dilinin zenginliğini değerlendirmek için ayrıca önemlidir. Türkçenin atasözleri, deyimleri, halk deyişleri ve doğa betimlemeleri yabancı dillere çevrilirken, çoğu zaman karşılığının bulunmasında zorlanılmıştır. Buna rağmen, çevirmenler, onun dilindeki görselliği, müzikal ritmi ve epik gücü aktarmak için yoğun çaba sarf etmiştir. Bu da Türkçe’nin kendi sınırlarını aşarak başka dillerde yankı bulmasını sağlamış, başka Türk yazarların yapıtlarının çevrilmesi ve yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.

Yaşar Kemal’in dünya edebiyatındaki yeri, Latin Amerika edebiyatıyla yapılan karşılaştırmalarda daha açık görünür. Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçekçiliği ile Yaşar Kemal’in epik gerçekçiliği arasında sıkça benzerlik kurulmuştur. Her ikisi de halk kültüründen beslenmiş, hayata tutunmuş, insanın türlü maceraları evrensel bir anlatıya dönüştürmüştür. Marquez’in Macondo’su ile Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, halk belleğinin edebiyat aracılığıyla evrensel dile dönüşümünün simgeleridir. Aynı şekilde Faulkner’in Güney Amerika’sı ya da Hemingway’in insanlık durumlarını işleyen romanlarıyla da Yaşar Kemal arasında tematik ve üslupsal akrabalıklar vardır.

Türkiye’de ise, Yaşar Kemal’in romanlarının ilk yayımlandığı dönemde kitap okuma oranları bugüne göre düşüktü. 1950’lerde köylerde kitap bulmak neredeyse imkânsızdı. Buna rağmen, İnce Memed gibi yapıtlar kısa sürede geniş bir okur kitlesine ulaştı. Bunun nedeni, romanın halkın yaşamına ayna tutması ve Türkçe’nin gündelik söyleyişini yazınsal bir dile dönüştürmesiydi. Yaşar Kemal, yazın dünyasında halkın diliyle yüksek bir edebiyat yaratmayı başarmıştı.
Yaşar Kemal’in etkisi yalnızca edebiyatla sınırlı kalmamıştır. O, aynı zamanda bir kültür ve dil savunucusudur. “Vatandaş Türkçeyi Sev” başlıklı denemesinde, dilin sevilmesinin halkın sevilmesiyle eşdeğer olduğunu dile getirmiştir. Bu görüş, dil sevgisini mikro milliyetçi tavır olarak değil, çok kültürlülüğün bilincine vararak kültürel bir sevgi olarak sunar. Ermeni âşıkların türkülerinden, Kürt dengbêjlerin destanlarına, Anadolu’nun bütün sesleri Türkçe’ye katkıda bulunmuştur. Yaşar Kemal, bu çeşitliliği bir zenginlik olarak gören az sayıdaki yazarlardan biridir.

Sonuç olarak, Yaşar Kemal’in Türkçe’ye yaptığı katkılar salt yazar başarısı değildir. O, Türkçe’yi halkın sözlü kültürüyle beslemiş, doğa betimlemeleriyle görselleştirmiş, çok seslilikle toplumsal çeşitliliği yansıtmış, dil sevgisiyle halkların ortak belleğini korumuştur. Türkçe’yi yalnızca bir iletişim aracı değil, bir sanat ve yaşam kaynağı haline getirmiştir.

Bunu yaparken de birincisi, halk söyleyişlerini ve sözlü kültürü yazıya aktararak Türkçe’yi derinleştirmiştir. İkincisi, doğa betimlemeleri ve epik-lirik dengesiyle dili görsel ve şiirsel bir boyuta taşımıştır. Üçüncüsü, çok sesli ve çok kültürlü bir anlayışla Türkçeyi evrensel bir edebiyat dili haline getirmiştir. Onun eserleri, Türkçeyi yalnızca bir ulusun değil, insanlığın ortak belleğinin taşıyıcısı olarak konumlandırmıştır.

Kaynakça:
Andaç, F. (2016), Yaşar Kemal Bir Ömür Edebiyat, İstanbul: Eksik Parça Yayınları.
Kemal, Y. (1955/2013). İnce Memed. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (1967). Üç Anadolu Efsanesi. İstanbul: Cem Yayınevi.
Kemal, Y. (1970/2011). Ağrı Dağı Efsanesi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kemal, Y. (1971). Bu Diyar Baştan Başa. İstanbul: Cem Yayınevi.
Kemal, Y. (1974–1976). Akçasazın Ağaları. İstanbul: Toros Yayınları.
Kemal, Y. (1961). “Vatandaş Türkçeyi Sev.”, Taş Çatlasa, İstanbul: Yeditepe
Yayınları. Kemal, Y. (1988–1992). Karıncanın Su İçtiği. İstanbul: Adam Yayınları.
Moran, B. (2009). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II. İstanbul: İletişim Yayınları.