Yeterli
Öykü

Yeterli

Fulya Bayraktar

Görünüşe bakmamak lazım demiştim. Bazen sakinlik ile uyuzluğu, terbiye ile korkaklığı birbirine karıştırıyor insanlar. Bu nedenle “altın orta”sını seviyorum Aristoteles’in. Hani pervasızlıkla korkaklık, müsriflikle cimrilik üzerinden anlatır bunu. İfrat ile tefritin tam ortasının itidal olması gibi… Pek çok davranışa uygulanabilecek olan bu altın oranı bulmak bir erdem ve en önemlisi bir seçim. İkarus’un hikâyesini de sık sık hatırlarım. Hikâyeleri severim. Hiçbir yaşantı boşuna değildir. Uydurulmuş olsa bile. Ben de çok hikâye uydururum, hem de yaşamış gibi.

 

Nereden çıktı bunlar şimdi? Ben Hayriye ablaya gidecektim.

İçeriden tıkırtılar geldi. Fırtına yine kursa gitmemiş.

“Anneee…”

“Senin ne işin var evde?

“Ya anne, bugün sadece iki ders yapacağız kursta. Bir saat git, bir saat gel. Gittiğime değmeyecek.”

“Mantık güzel. Devamsızlık ne olacak?”

“Sadece hafta sonu uykumu alabiliyorum. Hallederiz onu anne.”

Gitmemiş işte, ne söylersen söyle. Halledermiş… Sakin olmalıyım.

“Ben Hayriye teyzene gidiyorum, bir iki saate dönerim,” dedim.

Sanki bir “Oleyyy!” sesi geldi kulağıma. Kesin sabaha doğru yatmıştır. Oyununa kaldığı yerden devam edecek…

Bizim Hayriye abla, daha hoşbeş etmeden başladı anlatmaya.

“Duşa girmiştim. Tabureye oturdum, dizimin üzerindeki lifi sabunlarken, sabunla dizime dizime vurmuşum. Öyle ağrıyor ki şimdi Şirin’im. Allah belamı versin benim. Verdi zaten ya…”

“Hayırdır. Daha geçen hafta görüştük. Hiçbir şeyin yoktu.”

 

Vücudunu sabunlamayı unutmuş. Dizi kıpkırmızı olana, sabun yarıya inene kadar köpürtmüş lifi. Nerede olduğu aklına gelince, orasını burasını bastıra bastıra liflemiş. Liflerken de kendini sürekli kahpelemiş.

 

İçine düştüğüm konuyla ne ilgimin olduğunu anlamaya çalışıyordum. Biz genellikle havadan sudan konuşurduk onunla. Komiklikler yapıp beni güldürürdü hep.

 

“Banyodan çıkar çıkmaz Ayşe ile burun buruna geldim. Elimi öpmek için kapıda bekliyormuş. ‘Sıhhatler olsun Hanımım,’ demez mi? Elimin tersiyle bir tokat atmak geldi içimden. Ama gülümseyerek, ‘Sağ olasın kızım’ dedim.”

 

Ayşe kimdi acaba? Bu evde acayip bir şeyler olmuştu, ama ne?

 

Geldiğinden beri tüm ev halkına öğretmenlik yapıyormuş Ayşe. Birisi sana haksızca saldırırsa onu nasıl saf dışı bırakabilirsin, sessiz kalmayı hangi durumlarda becerebilmelisin, hoşgörünün sınırları nelerdir, merhametli olmak ezilmeyi gerektirir mi, gibi sorular soruyor, sonra da ev halkının bu soruların cevaplarını tartışmalarını sağlıyormuş.

 

“Vay be” dedim, çok ilginç birine benziyor Ayşe. Bir de kim olduğunu öğrenebilsem… Hayriye abla beni hiç duymuyor, anlatmaya devam ediyordu.

 

Evde ne hır gür kalmış ne de herkesin birbirine üstün gelme kavgası. Oysa önceden evlerinde her gün gürültülü bir tartışmaya tutuşurlardı. Hayriye abla anlatırdı bana. Ayşe’nin bu tartışmaları, kargaşayı artıracağı bekleniyormuş, ama hepsinin hevesi kursağında kalmış…

 

“Banyodan sonra yatak odasına geçtim,” dedi. “Gözlerim dolu doluydu. Bir inat uğruna… ağzım yamulaydı da konuşmayaydım. Ama Yaşar da böyle mi yapmalıydı?”

 

Bornozuna sarınıp yatağa uzanmış Hayriye abla. Şaka yollu muymuş söylediği gerçekten, yoksa fırsat mı kolluyormuş Yaşar abi, bilmiyormuş. Günlerdir bunu düşünüyormuş. “Yaparım” dediğine, “yapamazsın” diyerek itiraz etmeseymiş, yine “görürsün” diye tehdit eder miymiş Yaşar abi? Hiç beklemezmiş ondan.

 

Artık sabrım kalmamıştı. Başını bilmediğim bir hikâye dinliyor ve hiçbir şey anlamıyordum.

 

“Bir sakin ol,” dedim. “Ayşe kim, sen kendine niye kahırlanıyorsun, Yaşar abi ne yapmış?” Beni duymaya hiç niyeti yoktu.

 

Yapmıştı işte Yaşar. Sadece kendi değil, hiç kimse beklemezmiş ondan böyle bir şey. Ağlarken içi geçmiş. Uyumakla kaçılmıyormuş gerçeklerden.

 

“Ne olur, şunu başından başlayıp anlatsana. Yoksa böyle bön bön dinleyeceğim seni.” Neyse biraz susup düşündü.

“Aaaa evet, sen neler olduğunu bilmiyorsun.”

“Hah” dedim, “geldiğimden beri bunu söylemeye çalışıyorum.”

“Tamam tamam, aklım karıştı,” dedi. Geçen hafta, “Yorgunluktan ölüyorum. Hiçbir işe yetişemiyorum. Dizlerim ağrıyor. Düzenli bir temizlikçi kadın mı alsak artık?” dedim Yaşar’a.

“Yaşlandın sen herhâlde Hayriye, temizlikçi yerine eve genç bir kadın mı getirsem? Hah hah… Karın tokluğuna çalışır, demez mi?”

“Ben yaşlandım da sen gençleştin mi? Genç bir kadın seni ne yapsın?” dedim.

“Bak kızdırma beni, şakayla söylediğimi gerçek yaparım.”

“Nah yaparsın… Öyle kolay değil o işler.”

“Bak yaparım Hayriye.”

“Yapamazsın. Senin kahrını benden başka kim çeker?”

“Peki, görürsün nasıl yapıldığını… Kimin kahrımı çektiğini.”

Böyle sürmüş konuşmaları, inatlaşmaları. Ertesi gün Ayşe’yi getirmiş Yaşar abi. “Oha!” dedim, Hayriye abla bile garipsedi. İnanılır gibi değildi. Gerçekten ben de ondan hiç beklemezdim.

“Niye o kadar üsteledim ki yapamazsın diye? Şimdi ne yapacağım ben Şirin? Hayatım zindan oldu. Al başına çal bu genç kadını deyip çekip gitmeli mi, haklıymışsın söylediğini yaparmışsın, özür dilerim deyip sessizce oturmalı mı?”

Kapı çalmış, hiç oralı olmamış Hayriye abla. Yaşar abi kapıdan başını uzatmış, “Nasılsın Hayriye?”

“Nasıl olabilirim? Sen iyisindir ama…”

“Harikayım” demiş, gülerek. “Hayatım boyunca hiç bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi.” Demek kendisiyle hiç bu kadar mutlu olmamış diye ağlamış da ağlamış Hayriye abla.

“Odadan çıkmak istemiyorum artık,” dedi. “Döne döne üzerime gelen koca bir bulut, dakikalarca etrafımda daireler çiziyor, sonra tamamen beni içine alıp nefessiz bırakıyor. Çekip gittiğinde ise felç gibi hissediyorum kendimi. İyi ki geldin Şirin. Neredeyse felç olacaktım.”

“Durumlar nasıl peki şimdi?”

“Felaket. Böyle yukarı katta oturuyorum sürekli. Bazen yemeğe iniyorum sadece. Akşam ondan sabah ona kadar aşağı inmeyin, dedi beyefendi.”

“Sen Ayşe’yle konuştun mu hiç?”

“Konuşmaz mıyım? Onu kaçırmak için elimden geleni yaptım. Hiç sesini çıkarmadı.”

“Aşağılamışsındır bolca, eminim.”

“Hem de nasıl… Ne terbiyesizliği kaldı ne oynaklığı ne de sümsüklüğü. Öyle karşılıklar verdi ki bana, yaptığımdan utandım komşu.”

“Bütün işleri üzerine yıksaydın. Madem genç…”

“Hepsini yıktım. Bir tek banyomu kendim yapıyorum. Çoğu zaman elbiselerimi bile giydiriyor.”

“Hayret bir durum, nereden çıktı bu kadın? Hazırda mı bekliyormuş? Daha ne yapmalı ki?”

“Terliklerimi getirtiyorum, tabak bardak kırıp temizletiyorum, sürekli evi süpürtüyorum, bulaşıkları tekrar tekrar yıkattırıyorum, su istiyorum, örgü diyorum, hiçbir isteğime yok demiyor, gıkı çıkmıyor. Ne yapacağız?”

“Korkutmalı mı acaba biraz?”

“Onu da yaptım. Aileni bulup seni rezil edeceğim, dedim.”

“Ailesini tanıyor musun? Belki onlarla konuşurdun.”

“Yok, nereden geldiğini hiç bilmiyorum. Ailemin haberi var dedi, iyi mi? Bazı günler Yaşar onu ailesine götürüyor, ama hiçbir şey soramıyorum. Bize de gelmedi hiçbiri. Belki fazla kimsesi yoktur.”

“Nasıl vakit geçiriyorsun peki?”

“Namaz kılıyorum, dua ediyorum, bazen bedduaya kaçıyor dualarım ama…”

“Namazda beddua edilir mi hiç?”

O sırada kapı tıkladı, Ayşe başını uzattı. Duru yüzlü, sade giyimli, boylu poslu, gencecik bir kadın. “Merhaba, hoş geldiniz,” dedi. Karşılık verdim.

“Hanımım öğle yemeğine geliyor musunuz?”

“Yok” dedi, “yemek yemeyeceğim.”

“Ama beslenmenize dikkat etmelisiniz, lütfen gelin, Şirin Hanım siz de…”

İsmimi de öğrenmiş hemen. Hayriye abla ile birbirimize baktık. Ağızlarımız açık.

“Ben gideceğim birazdan, siz yemeğinizi yiyin.”

“Lütfen, lütfen siz de gelin yemeğe, çokça yemek yaptım.”

“Tamam” dedi Hayriye abla, “sen yersen ben de yerim. Birazdan ineriz.”

Ben Hayriye ablayı didiklemeye devam ettim.

“Çocuklar ne âlemde?”

“Sessizce okula gidip geliyorlar. Bir sıkıntıları yok sanki. Benden çekinmeseler, Ayşe ile samimiyeti ilerletecekler. Benimle de aralarına mesafe koydular. Çenem durmuyormuş…”

“Çok da sıkmasan çocukları… Samimi olsunlar, ne olacak…”

“Olur canım. İstersen ‘anne’ de desinler…”

“Annen ne diyor bu işe?”

“Üzülüyor elbette. Ama biraz da ‘Oh olsun sana,’ der gibi bir hâli var. O da odasından çıkmıyor.”

“Başka ne yapılabilir, bilmiyorum vallahi. Ama Yaşar abinin yaptığı şey yenir yutulur bir şey değil. Sen de ona misilleme mi yapsan?”

“Abovvv, tefe koyarlar beni.”

 

“Doğru diyorsun. Yaşar Bey’e ses çıkarmayan annen bile seni evlatlıktan reddedebilir. Ona gösterilen hoşgörü, sana tanınmaz. Nerede yaşıyoruz biz?”

 

“Çaktırmadan eline bıçak verdim Ayşe’nin, terliğinin tekini ters çevirdim, ayakkabısına tuz döktüm, mendil armağan ettim, yakası sökülmüş diyerek üzerindeyken bluzunu diktim, kullandığım bir yüzüğü parmağına geçirdim… Çekip gitmedi işte, daha ne yapayım? Bir büyücü mü bulsak?”

 

“Yok canım, daha neler? Haydi yemeğe inelim.”

 

Yaşar abi, neşeyle ve iştahla yemeğini yerken, ara sıra Ayşe’yi süzüyordu. O da utangaç bakışlarla gülümsüyordu. Onları izlemekten, birbirimize dönüp kaş göz işareti yapmaktan pek yemek yiyemedik biz. Yaşar abi, son lokmasını da aldıktan sonra Ayşe’ye dönüp “Yeter mi bu kadar? Sen karar ver,” dedi. Hayriye ablayla ben çatallarımızı bıraktık. Bir darbe daha mı geliyordu?

 

“Neymiş onun karar vereceği şey. Bu evin hanımı Ayşe mi?”

“Evet, şu anda öyle. O ne derse, o olur.”

“Bence fazlasıyla yeterli.” dedi Ayşe.

“Eeee Hayriye Hanım, dersini aldın mı, yetti mi?” dedi Yaşar abi. “Pişman mısın inatçılığından, kendini beğenmişliğinden?”

Hayriye abla cevap veremedi. Ben hemen atladım; “Pişman pişman Yaşar abi.”

“Bir daha kimin ne yapıp yapamayacağına sen karar verme, olur mu? Böyle apışıp kalırsın yoksa…”

Ayşe, karnını tuta tuta güldü. Kalkıp Hayriye ablanın elini öptü.

“Yaşar amca, benim babamın çok yakın arkadaşıydı. Ben çocukken sık sık gelirdi bize. Oyuncaklar, çikolatalar getirirdi. Kıramadım onu. Kusura bakmayın. Sizleri tanıdığıma çok memnun oldum.”