İnsan Ne Zaman Değişir?
Deneme

İnsan Ne Zaman Değişir?

Fatma Yıldız

Fatma Yıldız

José Saramago’nun Körlük romanı üzerine

İnsan kendisi hakkında kesin cümleler kurmayı sever.

“Bunu asla yapmam.”

“Ne olursa olsun böyle davranmam.”

“Benim için bunun bir sınırı var.”

Hayat henüz bu cümleleri sınamadığı sürece onlara inanmak kolaydır. Kendimizi, sahip olduğumuz değerler ve çizdiğimiz sınırlar üzerinden tanımlarız. Oysa bazı koşullar vardır ki insanı, kendisi hakkında bildiklerini yeniden düşünmeye zorlar.

José Saramago’nun Körlük romanı, tam da böyle bir eşikte durur.

Bir salgınla başlayan körlük, kısa sürede yalnızca insanların görme yetisini değil, alışılmış düzeni de ortadan kaldırır. Güven duygusu zayıflar, ihtiyaçlar büyür, açlık ve korku gündelik hayatın parçası hâline gelir. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler değiştikçe, daha önce kesin görünen bazı sınırlar da yerinden oynamaya başlar.

Romanın beni en çok düşündüren tarafı burada ortaya çıkar: İnsan, hayatta kalmak zorunda kaldığında kendisi olarak kalabilir mi?

Normal şartlarda reddedeceğimiz bir davranış, olağanüstü koşulların içinde bir zorunluluk hâline gelebilir. İnsan önce karşı çıkar, sonra çaresiz kaldığını düşünür. Ardından yaptığı şeyi açıklayacak bir gerekçe bulur.

Bir süre sonra da alışır.

Belki de asıl tehlike, insanın bir anda değişmesi değil; değişirken bunu fark etmemesidir.

Açlık, insanın yalnızca bedenini değil, kararlarını da etkiler. Korku, düşüncenin sınırlarını daraltır. Çaresizlik, daha önce kesin olarak reddedilen ihtimalleri mümkün hâle getirir. Böyle zamanlarda “Ben bunu yapmam.” dediğimiz şeyin yerini, “Başka çarem yoktu.” cümlesi alabilir.

Saramago’nun romanı, insanı bu noktada kolayca yargılamamıza da izin vermez.

Çünkü dışarıdan bakmak kolaydır.

Güvenli bir yerdeyken başkasının kararını sorgulamak, kendi sınırlarımızı hiç sınanmamış hâlleriyle savunmak kolaydır. Fakat insanın gerçekten ne yapabileceğini anlaması için bazen kendisini hiç düşünmediği bir koşulun içinde bulması gerekir.

Bu yüzden Körlük, bana göre yalnızca insanların görme yetisini kaybetmesini anlatan bir roman değildir. Daha derinde, insanın kendisiyle ilgili kurduğu kesinlikleri sorgular.

Çünkü karakterler yalnızca açlıkla ve korkuyla değil, kendi değişimleriyle de karşı karşıyadır.

Bir insanın dün reddettiği bir şeyi bugün yapabilmesi, onun başından beri kötü olduğu anlamına gelir mi?

Yoksa şartlar mı insanın içindeki başka bir tarafı ortaya çıkarmıştır?

Saramago bu soruya kolay bir cevap vermez.

Belki de romanın gücü buradadır.

İnsan yalnızca koşulların şekillendirdiği bir varlık değildir. Aynı zamanda başkasının elinden tutabilir, sahip olduğunu paylaşabilir, kendisi için zor olanı başkası için yapabilir. Düzenin çözüldüğü bir yerde bile dayanışmanın mümkün olduğunu gösteren anlar vardır.

Demek ki koşullar insanı değiştirebilir; fakat değişimin yönünü bütünüyle belirlemek zorunda değildir.

Bütün bunları okurken insan ister istemez kendi hayatına dönüyor. Kendi “asla”larını düşünüyor. Henüz sınanmamış değerlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu, ne kadarının rahat koşulların içinde verdiğimiz kararlardan oluştuğunu sorguluyor.

Belki insanın kendisini tanıması, yalnızca ne yapacağını bilmek değildir.

Neyi yapmayacağını sandığını da sorgulamaktır.

Çünkü insan bazen kendisine hiç yakıştırmadığı bir davranışın içinde bulabilir kendisini. Sonra o davranışa bir isim verir: mecburiyet, korku, hayatta kalmak…

Ve insan, kendisini ikna etme konusunda oldukça başarılıdır.

Saramago’nun körlüğü bu yüzden yalnızca gözlerle ilgili değildir. Görmek, önümüzde olanı fark etmek kadar, gördüğümüz şeyin sorumluluğunu da üstlenmektir.

Belki de insanın asıl sınavı, zor koşullarda hiç değişmemek değildir.

Değiştiğini fark edebilmek ve kendisine yabancılaştığı yerde yeniden durup bakabilmektir.

Körlük bittiğinde geriye yalnızca körleşmiş bir dünyanın hikâyesi kalmaz. İnsan, kendi hayatındaki sınırları düşünerek kitabı kapatır.

Ve belki de en rahatsız edici soru o zaman başlar:

Bütün koşullar değiştiğinde, geriye bizden ne kalır?