Rehine
Öykü

Rehine

Ertuğrul Kaya

Knidos’un ada teraslarındaki taş kaplama, dar yollarında koşturan çocuk sesleri, şeffaf bir bulut gibi kente yayılan çekiç seslerine, bıçkı seslerine karışıyordu. Anakaradaki tapınakların önünde birkaç yaşlı kadın görünüyordu. Batı limanının girişini bekleyen muhafızlar, henüz kendilerine yaklaşmakta olan beş gemilik kafileyi görebilmiş değillerdi. Çeşmenin başında su testilerini dolduran iki genç kız, doğu limanındaki gemilere şarap yükleyen yarı çıplak genç erkeklerin şen kahkahalarla dolu şakalarına başlarını çevirmişlerdi. Taş ustaları ve mermer yontucuları sanki hiç bitmeyecek gibi görünen işlerinin başındaydı.

 

Klaros, karısının üzerinden çekiştirdiği yorganın altında biraz daha uyuyabilmek için çapkın isteklerde bulunuyordu. Tüccarlar, özellikle onun yaptığı şaraplara büyük rağbet gösteriyorlar, bu yüzden de daha fazla yok mu diye günlerdir kapısını aşındırıyorlardı. Klaros’un elini biraz daha çabuk tutmasının herkesin yararına olacağını söyleyip duruyorlardı. Onu tanıyanlar, Klaros’un sıkıştırılmaya gelmediğini çok iyi bilirlerdi. Tembellik onun yaşam biçimiydi. Şaraplarının herkesinkinden daha güzel olduğunu biliyordu elbette. Bununla birlikte biraz daha fazla kazanmak uğruna keyfinden olacak da değildi.

 

Klaros, öğleye doğru yatağından kalktı. Baş ucundaki şarap testisinden koca bir yudum içti. “Her şey bunun için işte!” dedi. Elini yüzünü ahşap fıçıdan çektiği suyla yıkadı ve Apollon Tapınağı’na gitti. Bugün, küfeler dolusu birikmiş üzümlerin sıkım işini yapacaktı. Alışkın olduğu üzere, işe başlamadan önce izin almak için ve işin güzel olmasını dilemek için tapınağa giderdi. Eğer gökte iki küçük bulut belirirse işe başlar yoksa bir gün daha beklerdi. Tapınaktan çıktığında doğu limanı üzerinde iki küçük bulutun belirmiş olduğunu fark etti. Hemen şaraphanesine koştu. Kapının önü küfelerle doluydu. Eşeklerin üzerindeki küfeleri henüz indirmemiş olan ihtiyar bir bağcı “Neredesin be kuzum, küfedekiler kendi kendine şarap oldu neredeyse!” dedi yarı sitem yarı şakayla karışık. Klaros, hemen ihtiyar bağcının eşeklerinin üzerindeki küfelerini indirmesine yardım etti. İhtiyarın eline iki gümüş sikke sıkıştırdı. İhtiyar eliyle selam verip eşeklerini sürdü, taraçalardan kıvrılarak gözden kayboldu. Şaraphanenin önünde çürümeye yüz tutmuş ağır bir üzüm kokusu vardı. İşin sırrı buradaydı onun için. Akşama kadar dinlene dinlene tüm üzümlerin suyunu çıkardı. Aysız bir akşamdı ve hava hemen kararmıştı. Batı limanındaki muhafızların borazanlarının ötmesiyle beş gemilik kafilenin limana girişi neredeyse aynı ânda oldu. Aylardır batı limanından hiçbir gemi gelmemişti. Herkes telaşla kapı önlerine fırladı. Liman muhafaza birliği, gelenlerin şarap yüklemek için geldiğini öğrenince kent halkının paniğini önlemek için ulaklar, terasların arasındaki dar sokaklara gönderildi. Homurtular arasında tedirginlik rüzgârı dindi böylece. Gelenlerin Knidos’a ilk kez geldiği anlaşıldı. Ticaret için doğu limanının kullanıldığını bilmeyen yoktu oysa civarda.

 

Gelenler, her ne kadar savaşmak niyetiyle gelmemişlerse de hepsi silahlı ve asker yapılı kimselerdi. Batı limanına demirleyen gemilerdekilerin karaya inişlerine izin verilmedi ancak sabaha kadar gemilerde kalmalarına izin verildi. Taraçalarda ışıklar bir bir sönerken kent derin bir sessizliğe gömüldü.

 

Klaros, dünün yorgunluğunu atmak için uyanıp uyanıp tekrar uyuyordu. Karısı gelenlerden söz ettiğindeyse umursamaz tavırlarla başını yorgana gömüyordu.

 

Ertesi gün, pek de konuksever bir tavırla karşılanmayan gemi kafilesi nihayet karaya ayak bastı. Sözcü Hektor, gelenlerin Klaros’un şaraplarının kentlerinde çok beğenildiğini ve bunun için geldiklerini söyledi. Klaros’un şarapları iyiydi evet ama bunun için gemiler dolusu insanla Knidos’a gelmek akıl işi miydi?

 

İki asker, Klaros’u liman garnizonuna götürmek için terastaki evine geldiklerinde o hâlâ uyuyordu. Karısı askerlere, beklemelerini, kocasının çok yorgun olduğunu, onu hemen uyandıracağını söyledi. Taş kaldırımlı dar sokakta ileri geri hareket ederek oyalanan iki asker, sabırsızdı. Karısı, Kloros’un suratına bir testi su dökerek uyandırdı. Şaşkın gözlerle karısına bakan Klaros, bu tuhaf uyandırma şeklinin sebebini sordu bütün bedeniyle. Askerlerin onu beklediğini kendini dışarı atınca fark etti. Kapı önündeki fıçıdan avuçladığı suyla yüzünü yıkadı. Sandaletlerini bağlayıp askerlerin önünde yürüdü. Sokağı dönünce batı limanındaki beş gemiyi tüm ihtişamıyla gördü. Askerlere “Kim bunlar?” diye sordu. Askerin biri “Karakola gidince öğrenirsin” diyerek sorusunu kestirip attı. Kendisinin aksine, gelenlerden biraz da olsa haberdar olan halk, kapı önlerinden, yol kenarlarından limana bakıyorlardı. Bu hâlleriyle kentin katmanlı teraslarında etkileyici bir duvar resmi gibi görünüyorlardı.

 

Komutan Andreas, Klaros’u kapıda karşıladı. “İşte bu bizim Klaros!” diye içerdeki yabancılara heyecanla tanıttı. Klaros, içerdeki heyeti başıyla selamladı. Andreas, “Klaros bu beyler senin meşhur şarapların için geldiklerini söylüyorlar.” dedi sonra. Klaros’un yaptığı şaraplardan hiç tatmamış olan Andreas, Klaros’a gözlerini dikerek “Şaraplarının müptelasıyız, bunu pekâlâ biliyorsun. Belli ki artık seni daha çok çalışırken göreceğiz. Zira bu beyler gemilerinin hepsini doldurmak istiyorlar” dedi. “Fakat ben beş gemi dolusu şarabı hemen yapamam” diye geveledi Klaros. Heyettekilerden ileri geleni “Bu bir rica ya da basit bir ticari istek değil” dedi. Şaşkın ve büyüyen gözlerle kendisine bakan Klaros‘a “Bu aslında kentine olan bir yükümlülüğün.” diye devam etti. “Eğer şaraplar, gemiye yüklenmemiş olursa ki bunu hiç istemeyiz,” diyerek bu sefer Andreas’ın gözlerinin içine bakarak duraksadı ve tekrar Klaros’a dönerek “Adamlarım sana her türlü yardımı sağlayacaklardır.” diye bitirdi sözünü. Andreas, askerlik tecrübesiyle yapılan bu tehdidi anlamış fakat bunun sadece şarapları bir ân önce alabilmek için olduğuna kendine inandırmış görünüyordu.

 

Klaros, elinde ancak iki gemilik şarap olduğunu diğer gemileri doğu limanındaki gemilerden tedarik edebileceklerini söyledi. Adamlarsa üç gemi için bekleyebileceklerini söyleyerek ısrarla başka şarap istemediklerini belirttiler. Klaros anlamıyordu. Bunun birkaç aydan fazla sürebileceğini söyledi. Heyet, bunun için burada olduklarını, hemen başlarsa iyi edeceğini söyleyerek onu bıraktılar. Andreas, “Şu işi uzatmadan bitir!” bakışıyla Klaros’u dışarıya geçirdi.

 

Üç hafta sonunda Klaros, ancak bir gemi daha şarap üretebildi. Hayatında hiç bu kadar çalışmamıştı. Verilen mühletin son bir haftasında kalan iki geminin dolmayacağı açıktı. Klaros ise hızlanmak bir yana her zamankinden daha da yavaşlamıştı. O bir şey yapmayınca gemiden yardımına gelenler de bir şey yapamıyordu. Andreas bizzat kapısına gelip dil döküyor, adamların kent için tehlikeli olmaya başladığını, onları bir ân önce defetmenin tek yolunun şaraplara hız vermesinden geçtiğini hatırlatıp duruyordu. Ama o böyle dedikçe Klaros’un tüm yorgunluğu yüzüne yansıyor, yapsa bile sonra yine geleceklerini, bunun böyle sürüp gideceğini söylüyordu. Bu sefer Andreas, “Daha ne istiyorsun be adam! Bu senin işin, bak adamlar nerelerden gelip sadece senin şarabını istiyor, para kazanmak, zengin olmak istemiyor musun?” diye çıkışıyordu. Klaros, uykusu olduğunu söyleyip içeri giriyordu her defasında.

 

Son gün askerler, yabancılardan bir grupla birlikte Klaros’u uyurken buldular. Andreas’ı ikna eden heyetin başı, Klaros’un karısını rehin aldırdı, adamlarının bir kısmıyla limandan ayrıldılar. Dilerse kalan iki gemiyi doldurunca peşlerinden gelerek hem karısını kurtarıp hem de şarapların ücretini alabilecekti.

 

Klaros, Andreas’a buna niçin razı olduğunu sormadı. Konseyin yeni bir savaş istemediğini anlamıştı. Karısını tembelliği yüzünden rehin aldırmış biri olarak taraçalarda dolandı. Herkes de ona öyle bakıyordu. Tembel bir adam, şarapları iyi olsa ne olurdu? Klaros ise içten içe şaraplarının tüm bunlara sebep olacak kadar iyi olmasından dolayı gururluydu.

 

Üç hafta kadar sonra kalan iki gemi de dolmuştu. Yabancılarla birlikte yola çıktı. Smyrna’ya vardıklarında ilk üç geminin sorumlusu Nikos, Klaros’u karşıladı. Onu alıp hemen saraya götürdü. Tiran, Klaros’u huzuruna kabul etti. Tiran, “Şarapların güzel, gerçekten muhteşem ama kızımdan daha güzel değil” dedi. Klaros, başı henüz önüne eğik beklerken tiranın ne demek istediğini anlamamıştı. Karısı her ne kadar rehin tutulmuş olsa da evliydi sonuçta. Klaros, “Bağışlayın efendim ama ben zaten evliyim üstelik onu rehin olmaktan kurtarabilmek için buradayım.” dedi. Tiran kahkahalarla gülmeye başladı ve “Demek karını rehin aldıracak kadar onu seviyorsun ya da gerçekten tembel bir adamsın?” dedi. Klaros suskundu. Tiran, “Kızımı buraya getirin!” diye buyruk verdi. Klaros başı öne eğik daha ne olacak diye sabırsız bir şekilde bekledi. Tiran “İşte kızım burada, şarapların karşılığında onu mu istersin yoksa karını mı?” diye sordu.  Klaros’un şaşkınlığı tarif edilebilir cinsten değildi. Başını henüz kaldırmadan “İzniniz olursa karımı efendim.” dedi yutkunarak. Tiran bir kez daha gürültülü bir kahkaha attı ve “Âlâ!” dedi uzatarak. O sırada tiranın kızı koşarak Klaros’un kollarına sarıldı ve başını kaldırıp yüzüne baktı. Klaros, gözyaşları içinde tiranın kızının karısı Defna olduğunu gördü.

 

Ertesi gün Klaros, komutasındaki on gemi ve prenses Defna’yla Knidos’a sefere çıkacaktı. Andreas’ın beceriksiz ordusuna karşı kolay bir zafer olacaktı.