Geleceğini biliyordum.
Kalabalığın biraz uzağında, siyah paltonun yakasını kaldırmış, kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak durduğunu gördüğümde şaşırmadım. Seni tanıyordum. Böyle bir günde bile nereye kadar yaklaşabileceğini, hangi mesafeden sonra kendini geri çekeceğini biliyordum. Yıllarca hayatımda büyük bir yer tutmuş ama kimsenin görebileceği bir yerde bulunmamıştın. Şimdi kendi cenazemde seni görmek, yaşarken alıştığım o uzaklığın ölümümden sonra da değişmediğini anlamaktı.
Bir akşam sana, “Ben ölürsem cenazeme gelir misin?” diye sormuştum. Gülmüş, saçmalamamamı söylemiştin. Israr edince benden önce ölmeyeceğini, hiç değilse böyle olmasını istediğini anlatmıştın. Ben de yüzüne bakarak, “Gel ama uzakta dur,” demiştim.
Bak, sözümü dinlemişsin.
O akşam neden böyle bir soru sorduğumu bilmiyordum. Ölüm aklımızda yoktu. Birlikte yemek yemiş, uzun uzun konuşmuş, ayrılmamak için birbirimize türlü bahaneler bulmuştuk. Belki içime doğmuştu. Belki de insan, sevdiği birinin hayatında kendisine açıkça yer bulamayınca ölümünde nasıl bir yerinin olacağını merak ediyordur.
Seni orada görünce hastaneden çıktığım günü hatırladım. Doktorun önümdeki dosyayı kapatıp hastalığımın ciddiyetini anlatırken birkaç kez susuşunu da. Ölüm ihtimaliyle ilk karşılaştığım gün, çocuklarımdan ve kocamdan önce seni düşünmüş olmaktan utanmıştım. Oysa yıllarca gelmeni beklediğim hayattan yavaş yavaş vazgeçmiş, kendime başka bir hayat kurmaya başlamıştım. Ölüm, tam da o hayatı yaşamayı öğrenirken karşıma çıktı.
Hastanenin merdivenlerinden inerken telefonumu çıkardım. Adını ekranda bulup uzun süre baktım. Arasam ne söyleyecektim? Hastalandığımı mı, önümde ne kadar zaman kaldığını bilmediğimi mi? On iki yıl boyunca senden beklediğim yakınlığı şimdi ölüm ihtimalini anlatarak istemek, yıllardır alamadığım bir cevabı bu korkuyla almaya çalışmak gibi geldi. Telefonu çantama bıraktım.
Eve vardığımda kocam salonda televizyon izliyordu. Kontrole gittiğimi biliyordu, son zamanlarda artan yorgunluğumu fark etmiş, birkaç kez benimle gelmeyi teklif etmişti.
“Sonuçlar nasılmış?”
“Biraz daha tetkik istediler.”
“Ciddi bir şey yoktur inşallah.”
“Bakalım.”
Yanıma gelip omzuma dokunmuştu. Beni rahatlatacak bir şeyler söylemek istedi. Çocuklarımın babasıydı; hastalandığımda ilaçlarımı hatırlatan, sevdiğim meyveyi pazarda görünce alan, üşüdüğümde üstümü örten adamdı. Büyük aşk cümleleri kurmazdı ama hangi geceler başımın ağrıdığını, hangi yemekleri artık eskisi kadar sevmediğimi bilirdi.
O akşam sofrada kızımızın iş değiştirme ihtimalini, oğlumuzun hafta sonu geleceğini anlattı. Konuşurken ellerine baktım. Parmaklarının üzerindeki damarlar belirginleşmiş, saçları neredeyse tamamen beyazlamıştı. Başka bir adamın yanında kendimi genç hissetmeye çalışırken onun da benimle yaşlandığını görmemiştim.
O gece kocam uyuduktan sonra aynanın karşısında durdum. Elli dört yaşındaydım. Seninle buluşacağım günlere hazırlanırken aynanın karşısında geçirdiğim zamandan bile hoşlanırdım. Hangi elbisemi giyeceğimi düşünür, saçlarımı birkaç kez değiştirir, senin fark edeceğini umduğum kadar parfüm sürerdim. Bana güzel olduğumu söylediğinde inanırdım. Bazen yüzüme uzun uzun bakar, ne düşündüğünü sorduğumda gülümserdin. O bakışların içinde kendimi yeniden arzulanır, merak edilir bir kadın gibi hissederdim. Sonra eve dönüp ertesi gün yapılacak işleri düşünür, çocuklarımdan gelen mesajlara cevap verirdim.
İlk ilişkim bittiğinde bir daha evli bir erkeği sevmeyeceğime söz vermiştim. Bir arkadaşım neden o kadar uzun süre beklediğimi sormuş, cevap verememiştim. O da evliydi. Çocukları vardı. Hayatını değiştirmek istediğini söyler, biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu anlatırdı. Önceleri inanır, sonra onun yerine mazeret bulmaya başlardım. Çocukları küçüktü, işleri yoğundu, ailesi üzülürdü… Bir süre sonra bunları söylemesine gerek kalmamıştı, çünkü onun vereceği cevapları önceden biliyordum.
Bir akşam yine buluşmamızı ertelemişti. Telefonu kapattıktan sonra mutfakta kendime çay koyup pencerenin önünde oturdum. Ne ağladım ne kızdım. Birkaç gün sonra aradığında sesini duymak eskisi kadar heyecanlandırmadı. Bir hafta sonra buluşmak istediğinde gitmedim. Sevgim bir anda bitmemişti ama yanında geçirdiğim birkaç saatin ardından gelen yalnızlığa dönmek istemiyordum.
Yıllar sonra seninle tanıştığımda aynı yanlışı yapmayacak kadar akıllandığımı sanıyordum.
Kırk iki yaşındaydım, sen benden üç yaş büyüktün. İlk konuşmamızda dikkatimi çeken yakışıklılığın değildi. Beni dinliyordun. Söylediğim küçük ayrıntıları hatırlıyor, günler sonra aynı konuya dönebiliyordun. Bir kitabı neden sevdiğimi merak ediyor, anlattığım olayları gerçekten anlamak ister gibi sorular soruyordun.
“Bugün seninle konuşmak iyi geldi.”
Bu cümleyi kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Bunun yalnızca güzel bir arkadaşlık olduğunu söyledim kendime ama sonra mesajlarını beklemeye başladım. Bir sabah senden haber gelmediğinde duyduğum hayal kırıklığı, yeniden aynı yere gittiğimi anlamama yetti.
İlk kez baş başa buluştuğumuz akşam bana dokunmamıştın bile. Yalnızca konuşmuş, yürümüş, ayrılırken birbirimize biraz uzun bakmıştık. Buna rağmen eve dönerken kendimi uzun zamandır hissetmediğim kadar canlı hissediyordum. Sonraları bana sarıldığında, yüzünü boynuma yaklaştırdığında, ellerimi avuçlarının arasına aldığında duyduğum yakınlığı yalnızca bir erkeğe duyulan arzuyla açıklayamıyordum. Senin yanında daha neşeli, daha cesur, bazen düşünmeden konuşabilen bir kadındım.
Zamanla buluşmalarımız ertelenmeye, konuşmalarımız yarıda kesilmeye başladı. Bir akşam yemeği ailevi bir nedenle iptal ediliyor, hafta sonu için yaptığımız planlar işlerin yoğunluğuna takılıyordu. Her defasında anlayış gösterdim, çünkü benim de bir ailem vardı. Ben de çocuklarımın yanında telefonumu sessize alıyor, mesajlarını bazen saatler sonra okuyordum.Yine de bazı akşamlar sana kızıyordum. Evinde, ailenle birlikte oturduğunu düşündüğümde kıskanıyor, aramanı beklediğim halde telefon çaldığında bilerek biraz geç açıyordum. Bir kez olsun benim yokluğumun sende de huzursuzluk yaratmasını istiyordum. Sonra konuşmaya başladığımızda bütün öfkem dağılıyor, sesini duyduğuma seviniyordum.
Başlangıçta yalnızca beni sevmeni istemiştim. Zamanla bu sevginin hayatında görünür bir yeri olmasını. Fakat senden cesaret beklerken kocama ve çocuklarıma her şeyi anlatmaya gerçekten hazır mıydım? Belki senin gelmeyeceğini bildiğim için kendimi daha cesur sanıyordum.
Evi satın almaya karar verdiğimde artık birlikte yaşayacağımıza inanmıyordum. Yine de yıllarca kurduğumuz hayallerden bazılarını gerçekleştirmek istedim. Bir sabah aynı evde uyanmanın, akşamları ayrı koltuklarda kitap okumanın nasıl bir şey olabileceğini düşünmekten vazgeçmemişim.
Bana hediye ettiğin kitabın ilk sayfasına, “Bir gün aynı evde, iki ayrı koltukta bunu okuyacağız,” yazmıştın. Gülerek neden ayrı koltuklarda oturacağımızı sorduğumda, sevdiğin insanla aynı sessizliği paylaşmanın da birlikte yaşamak olduğunu söylemiştin. Emlakçı evi gösterirken kaç kişi yaşayacağımızı sordu. Bir an duraksadıktan sonra, “Bir kişi,” dedim. Salonun güneş aldığını, binanın sakin olduğunu anlatırken ben pencerenin önüne koyacağım koltuğu, duvar boyunca uzanacak kitaplığı ve küçük mutfaktaki masayı düşünüyordum.
Evi aldım. Perdelerini seçtim, kitaplığını yaptırdım, birlikte beğendiğimiz açık renk koltuğa benzeyen bir koltuk buldum. Küçük bir dükkânda görüp “Bizim evimiz olsa bunlardan alırdım,” dediğim iki beyaz fincanı da satın aldım. Uzun zamandır istediğim pikabı pencerenin karşısındaki köşeye yerleştirdim.
Bir akşam işler bittikten sonra salonun ışığını yakmadan koltuğa oturdum. Pencereden sokağın lambaları görünüyordu. Karşı apartmanın bir penceresinde televizyon ışığı yanıp sönüyor, aşağıdan çocuk sesleri geliyordu.
Mutluydum.
Yıllarca birlikte kurduğumuz hayalin içinde ilk kez tek başıma oturuyor ve bunun düşündüğüm kadar acı vermediğini fark ediyordum. Kimseye yemek hazırlamak, kimsenin ne zaman geleceğini düşünmek zorunda değildim. İstediğim kitabı okuyabiliyor, müziği istediğim yerde durdurabiliyordum.
O ev başlangıçta zihnimde ikimizindi, fakat zamanla benim olmuştu.
Bir akşam telefonun çaldı. Gününün nasıl geçtiğini anlattın, beni özlediğini söyledin. Önümüzdeki hafta görüşebileceğimizden, belki birkaç günlüğüne bir yere gidebileceğimizden söz ettin. Eskiden olsa hangi gün gideceğimizi sorar, otellere bakmaya başlardım. Ama sana telefonda yalnızca ‘güzel’ diyebildim.
Seni sevmeyi bırakmamıştım ama seninle yaşayacağım bir geleceğin hesabını yapmadan da mutlu olabiliyordum artık.
Hastalık haberini aldığım gün akşamüstü o eve gittim. Pencerenin önündeki koltuğa oturdum ve ağladım. O gün ilk kez yalnızca kendim için ağladım. Çocuklarımın yaşayacağı acıyı, kocamın bensiz ne yapacağını düşünmeden, henüz yaşamak istediğim şeyler için ağladım. Elli dört yıl boyunca anne, eş, sevgili olmuştum ama kendime ait bu küçük hayatı daha yeni kurabilmiştim.
Seni aramak istedim. Sesini duysam iyi gelecekti. Ama hastane koridorlarında yanımda bulunabilecek, geceleri ağrılarım arttığında kalabilecek miydin? Üstelik bunu gerçekten istiyor muydum? Sana hastalığımı söylemedim. Artık sevgini bir felaketle sınamak istemiyordum.
Sonraki haftalarda hayatım hastanelerle ev arasında geçti. Tetkikler, ilaçlar, doktor görüşmeleri derken günler birbirine karışıyordu. Yine de sabah kahvaltısı hazırlanıyor, çamaşırlar birikiyor, çocuklar telefon ediyor, marketten alınması gereken şeyler bitiyordu. İnsan ölüm ihtimaliyle karşılaşınca dünyanın duracağını sanıyor ama hayat, insanın korkusuna pek aldırmadan devam ediyordu.
Kocama hastalığın ciddiyetini anlattığım gün uzun süre konuşmadı. Ardından doktorun adını, tedavi seçeneklerini, başka bir hastaneye gitmemiz gerekip gerekmediğini sordu. Söylediklerimi dikkatle dinledi, ertesi gün benimle geleceğini söyledi.
O gece yatağa uzandığımızda elimi tuttu.
“Birlikte atlatacağız,” dedi.
Sonra bir akşam seninle küçük bir kafede buluştuk. Yüzüme uzun uzun baktın, biraz zayıfladığımı söyledin. İyi olmadığımı anlamıştın ama nedenini bilmiyordun.
“Yorgunum,” dedim.
“Biraz dinlenmen lazım.”
Gülümsedim. Yıllardır çocukların büyümesini, işlerin hafiflemesini beklemiştik. Şimdi önümde ne kadar zaman kaldığını bilmezken sen gelecek yazdan, belki o zaman alabileceğin kararlardan söz ediyordun. Yüzüne baktım. Seni hâlâ seviyordum, bir an hastalığımı anlatmak geçti içimden ama sustum.
“Bekler misin?” diye sordun.
“Sen anlat,” dedim, “ben dinliyorum.”
Gülümsedin. Bunu evet sandığını yüzünden anladım.
Ayrılırken bana sarıldın. Biraz uzun kaldım kollarında, kokunu içime çektim, yüzümü boynuna yaklaştırdım. Seni özleyeceğimi düşündüm. O anın son görüşmemiz olup olmayacağını bilmiyordum ama bazı anlar, henüz bitmeden insanın içinde hatıraya dönüşmeye başlıyordu.
Son günlerimde en çok o eve gitmek istedim. Bazen bir arkadaşımla görüşeceğimi söylüyor, bazen alışveriş bahanesiyle çıkıyordum. Merdivenleri eskisi kadar rahat çıkamıyor, üçüncü kata ulaştığımda kapının önünde biraz dinleniyordum. İçeri girdiğimde ise yeniden kendi hayatıma dönmüş gibi hissediyordum.
Bir gün kitaplıktaki eski kağıtları düzenlerken ilk ilişkimde sevdiğim adama yazdığım mektubu buldum. Kâğıdın kenarları sararmıştı. Aynı duyguları yıllar sonra seninle de yaşadığımı fark ettim. Belki kendi hayatımı değiştirmekten korktuğum halde bu kararı başkasının vermesini istemiştim.
Masaya oturup sana bir mektup yazmaya başladım. Bu evden, senden önce sevdiğim adamdan, yıllar içinde nasıl değiştiğimden söz ettim. Bir zamanlar seninle paylaşmayı hayal ettiğim hayatın artık yalnızca bana ait olduğunu, seni sevdiğim halde gelmeni beklemekten vazgeçtiğimi anlattım. Mektubun ölümümden sonra okunacağını düşünürken bile kendini suçlamanı istemiyordum. Benim hastalığım senin korkaklığının cezası, ölümüm de sana verilmiş bir ders değildi.
“Yalnızca seni beklemeyi bıraktım.”
Mektubu tamamlayıp masanın üzerine bıraktım. Sonra yıllardır sakladığım eski mektubu da çıkardım. Birbirinden habersiz iki adamın hayatımda bıraktığı izler aynı masanın üzerinde duruyordu.
Sonbaharın serin bir öğleden sonrasında yine o eve gittim. Hava erken kararıyordu. Pencerenin önündeki koltuğa oturup sokağı izledim. Karşı apartmanın balkonunda bir kadın çamaşır topluyor, aşağıdan bir çocuk annesine sesleniyor, elinde ekmek poşeti taşıyan bir adam binaya giriyordu.
Masada iki beyaz fincan duruyordu.
Birini alıp kendime kahve yaptım. Diğerini yerinden kaldırmadım. Yıllarca o ikinci fincanın dolacağı günü hayal etmiştim. Şimdi boş durması canımı acıtmıyordu, çünkü o fincan yalnızca seni değil, sonunda kendim için kurduğum hayatı da hatırlatıyordu.
Telefonum çaldı. Sendin. Nasılsın, diye sordun. İyiyim, dedim. İşlerinin yoğunluğunu anlattın, yine görüşmekten söz ettin. Bir ara yıllar önce birlikte gitmek istediğimiz bir yerin adını söyledin.
“Gideriz bir gün,” dedin.
“Olur,” dedim.
Yaşamak istiyordum.
Bir sabaha daha uyanmak, çocuklarımla konuşmak, kocamla kahvaltı etmek, senin sesini yeniden duymak, bu eve gelip koltuğuma oturmak istiyordum. Yanlışlarımla, korkularımla, sevdiklerimle birlikte benim hayatımdı.
Bazen ölümün beni yıllardır içinde dönüp durduğum bu girdaptan kurtarmaya geldiğini düşünüyordum. Birbirine karışmış iki hayatın, verilmemiş kararların, söylenememiş sözlerin ve kimseyi bütünüyle mutlu edememenin ağırlığı belki de böyle sona erecekti. Fakat insanın kurtuluş sandığı şey, yaşamak için bulduğu bütün nedenleri de elinden alıyorsa buna gerçekten kurtuluş denebilir miydi? Üstelik ben artık o girdabın içinde değildim. Yıllarca başkasının vereceği bir kararla değişmesini beklediğim hayatı, sonunda kendi ellerimle değiştirmeye başlamıştım. Ölümün beni kurtaracağı bir yer kalmamıştı, yalnızca benden alacağı bir hayat vardı.
Senin gelmeyeceğine alışmıştım da benim de bir gün bu eve gelemeyecek olmama alışamadım.
