Malumunuz olduğu üzere
Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nın 21. Edisyonu, 23–27 Eylül tarihleri arasında Haliç kıyısındaki Tersane İstanbul’da yapıldı. Ben de birkaç yıldır çeşitli nedenlerle katılamadığım için İstanbul’un bu önemli sanat olayını bu kez kaçırmayayım demiştim. Öyle de yaptım. Şimdi de günlerin tortusu mu desem Boris Vian gibi köpüğü mü, geride ne kaldıysa artık, onları aktarmanın zamanıdır.
Çok kapsamlı ve kalabalık olan bu tarz organizasyonları gidip görmeyenlere aktarmanın başka bir yolunu ben bilmiyorum. Tabiri caizse sanat ormanı gibi olan bu yapılarda imge bombardımanı altında kalmak hoş ama biraz zaman geçmesi gerekiyor ki izlenimler de su üstüne çıkabilsin. Nitekim Contemporary İstanbul’da bu yıl 24 ülkeden 70’in üzerinde galeri ve 500’den fazla sanatçının 1.500’den fazla eserinin sergilendiği bilgisi verildi. Tüm bunları tek günde sindirmek aslında imkânsız.
VIP ön izlemenin 23 Eylül 2026’da genel ziyaretin ise 24–27 Eylül 2026 tarihleri arasında yapıldığı etkinlikte, ben sanırım en kalabalık günü de seçmişim. Gerisini siz düşünün…
Gelelim ziyaret günüme: Fuar organizasyonu deniz ulaşımı için Kadıköy, Beşiktaş ve Kabataş’tan Tersane İstanbul iskelesine doğrudan ücretsiz tekne seferleri ayarlamıştı. 2022’de ilk kez kullanılan bu muazzam mekânın etrafı o yıl henüz şantiye alanı gibiydi, o derece ki yağmurlu bir gün olduğu ve girişte çamurlara batarak zor bela erişim sağladığım aklımda kalmış. Çıkışta ise kilitlenmiş bir trafik bizi bekliyordu. O yüzden zaten bayıldığım deniz yolculuğu seçeneği, bu yılki fuar ziyaretime enfes bir başlangıç sunmuş oldu. Fuara ayrıca Şişhane Metro ve Halıcıoğlu Metrobüs istasyonlarından ring servisi de sağlanmış ama aynı derecede keyifli olmuş mudur pek bilemedim.
Nostaljik boğaz tekne gezintisi kıvamındaki – evet o teknelerden biriyle geldik – seferimiz esnasında biraz geçmişe zihinsel yolculuk yapma fırsatı da çıktı yine bana. Neden derseniz 2006 yılında, dünyadaki 21. sanat fuarı olarak hayatına başlayan bu sanat organizasyonun doğumuna bizzat tanıklık edenlerden biriyim. Zira o dönem İstanbul’daki bu tarz kapsamlı sanatsal organizasyonların – mimarlık, plastik sanatlar, tasarım alanlarındaki ilklerdi bunlar – hemen hepsinde ya organizasyon ya da medya ayağında bir şekilde yer almışlığım vardır. O yüzden bugün dünya genelindeki 350’den fazla sanat fuarı arasında yer alan ve İstanbul’un “yumuşak güç” tabir edilen markalarından biri olarak güçlü bir şekilde varlığını sürdüren bu iddialı sanat olayı, sanat belleğimize de derinlemesine bir tanıklık kendi adıma. Kimler geldi kimler geçti kısmına hiç girmeyeyim ama büyük heyecan ve emeklerle nasıl kotarıldığını adım adım gözleme imkânı bulduğum o ilk günlerdeki aura şimdi artık kurumsallaşmış olan fuarda bir yerlerde hala mevcut bence.
Eskileri düşüne düşüne enfes Haliç yolculuğunu tamamladığımızda ilk şokumu yaşadım çünkü Tersane’ye uğrayamadığım süre zarfında burası inanılmaz bir başkalaşım geçirmişti. Bir soylulaştırma operasyonu olarak çokça da eleştirilere maruz kalan bu dönüşüme ben böyle dedim: Başkalaşım. Tanıyamadım vardığımız yeri. Fuar mekanına ulaşana kadar geçtiğimiz alan tamamen alışveriş mekanları ve restoranlarla dolmuş, hatta bir de otel eklenmişti.
Dükkanları yara yara ulaştığım Fuar alanı şık şehir mobilyalarıyla daha dayalı döşeli bir hal almış olsa da, bereket ana unsurlar ilk zamanlardaki gibi kalmıştı da oraya vardığımda eski bir tanıdığa kavuşmuş gibi oldum.
Nereden başlayacağımı bilemez halde bakınırken aklıma ister istemez, bu yıl sıkça zikredilen Fuara girişin pahalılığı eleştirisi düştü, sonrasında da gün boyu sorular peşimi bırakmadı. Böyle kapsamlı ve iddialı bir organizasyona giriş nasıl olmalıydı? Fuarlar, malum, bienaller veya diğer büyük sanat olayları gibi salt sanatsal etkinlikler değil, aslında ticari organizasyonlardır. Bir tür pazar yerindeydik, amenna. O gün hak vermiştim aslında ancak bugün baktığımda, burada bence temel ve aslında ticaret ve serbest pazar mantığına da pek uymayan bir çelişki var: Bir sanat pazarı kurulmuş dahi olsa, bunun maliyetini zaten buraya ürün koyanlar karşılamaktayken, onun ötesinde salt sanatsal haz ya da ufkunu geliştirmek üzere gelen sanatçılar, öğrenciler ve sanat sevdalıları için bana göre giriş ücreti sembolik olmalıydı. En azından öğrencilere kota konmamalıydı (günlük 500 öğrenci). Sanatı besleyen esas enerji damarı oralardan geliyor çünkü.
Düşünceleri bırakıp artık gelelim bu yılki Fuar programına. Program oldukça kapsamlı ve yüklü hazırlanmıştı. Başta da söylediğim gibi bunu tek güne sığdırmak neredeyse imkânsız. İster istemez en büyük ve gösterişli, en renkli ve cafcaflı olan, sesli olan, çarpıcı ve bağırgan olana yöneliyorsunuz. Ormanın kanunudur bu.
Ama bu yılki programın, yeni katılımcılar ve farklı coğrafyalarla kurulan ilişkilerle son derece kapsamlı ve dolu bir program olduğu konusunda organizasyonu yapanlarla hemfikiriz. Neydi bunlar? Organizasyon notlarından aktaralım:

