Akşam içkiyi fazla kaçırdığı için sabah kalkmak her zamanki gibi zulümdü. Gece, pansiyona dönerken karısına söylediği gibi, “Tatil yerinde de içmeyeceksek ne zaman içeceğiz be İnci?” Ardı ardına yuvarladığı içkiler, şimdi kafatasının içinde davul çalıyordu. Mazeret uydurmakta üstüne yoktu zaten.
Kalktı, tuvalete girdi, ardından tansiyon ilacını içti. “Bir de aspirin içsem iyi olur,” diye düşündü. Karısı ve çocuklar pansiyonun küçük odasının içindeki büyük yatakta hâlâ uyuyorlardı. İnci’nin saçları yastıktan taşmış, Emre’nin kolu Devin’in üstüne düşmüştü. Karısını omuzundan hafifçe dürttü, “Bir tanem, bugün Göcek turuna gideceğiz ya, hadi kalk artık.” Karısı, arkasını dönüp uyumaya devam etti.
Saate baktı. Onları Dalyan’dan Göcek’e, tekne turuna götürecek olan midibüsün gelmesine bir saatten fazla bir süre vardı. 12 yaşındaki oğlu Emre’yi dürttü sonra, hiç oralı olmadı. Ardından 5 yaşındaki Devin’in yanağına bir öpücük kondurdu, homurdandı Devin. Karısına bir kez daha seslendi: “Ben, dün gece hazırladığın şu iki çantayı alıp aşağı iniyorum, hepimiz için kahvaltı isteyeceğim, eğer 15-20 dakika içinde hazırlanıp aşağıya inmezseniz, kahvaltı edemeden aç karnına yola çıkmak zorunda kalırsınız, kalk ve çocukları da kaldır lütfen.”
İki seyahat çantasını kaptığı gibi odadan çıktı, koridorda temizlikçi kızla karşılaştı. Yüzünde sabah güneşi kadar aydınlık bir gülümseme vardı.
“Naber kız, erkenden başlamışsın çalışmaya,” dedi. Kız kıkırdadı, “Kirlenip duru, napcen gari,” dedi.
Merdivenlerden inmeye başladı, merdivenin sonunda pansiyonun köpeği beyaz tüylü bodur Sütlaç, dili dışarıda kuyruk sallıyordu. Sütlaç’ın başını okşadı sevgiyle, Sütlaç elini yaladı, huzursuz oldu birden, pansiyonun meydanındaki lavaboya gidip elini yıkadı.
Mutfak bölümüne ilerledi, aşçı Şükran Hanım’a “Günaydın,” dedi, “biz bugün erkenciyiz Şükran Hanım, Göcek turuna gideceğiz, 4 kahvaltı alabilir miyiz?” diye ekledi.
Pansiyon çok iyi konumlanmıştı. Köyceğiz Gölü’nü İztuzu sahiline bağlayan uzun ve dolambaçlı kanalın kıyısında, karşı yamaçtaki Kral Mezarları’na bakıyordu. Ahşap iskeledeki bir masaya oturup suya bakmaya başladı. Bir anne ördek, peşinde beş yavrusuyla geçiyordu. “Keşke kahvaltı gelmiş olsaydı da bir şeyler atsaydım yemeleri için,” diye geçirdi içinden.
Kısa bir süre sonra garson Duran, elinde kocaman bir tepsi, içinde dört kahvaltı tabağı ile geldi. “Ekmeği de getiriyorum Erdem abi, çay demliğini de getireyim mi?” diye sordu Duran. “Getir, getir hepsini, bir de benim mutfağa bıraktığım bal vardı, Şükran Hanım biliyor, onu da getir lütfen,” dedi.
Önündeki tabakta, küçük bir dilim beyaz peynir, küçük bir dilim kaşar peyniri, 4 adet siyah ve 4 adet yeşil zeytin, dilimlenmiş domates ve salatalık, bir parça tereyağı, haşlanmış bir yumurta ve minik bir kutuda vişne reçeli vardı.
Çayını koydu. Bir dilim ekmek aldı, üzerine biraz tereyağı ve Duran’ın getirdiği baldan sürdü, en üste de bir parça beyaz peynir koyup ağzına attı, çayından bir yudum aldı.
Saate baktı, “Geç kalacaklar,” diye düşündü, masadaki cep telefonuna uzandı, ikinci çalıştan sonra açtı telefonu İnci, “İniyoruz, iniyoruz,” dedi. Beş altı dakika sonra geldiler. “Hadi acele edin, en fazla yarım saatiniz var,” dedi. Bu arada, Emre ne kadar iştahlı ise Devin de o ölçüde iştahsızdı.
İkinci bardak çayını da içtikten sonra masadan kalktı, mutfağa doğru ilerleyip, Şükran Hanım’a “Sade bir Türk kahvesi yapar mısınız?” diye seslendi. Günün ilk sigarasını yaktı ve pansiyonun kapısına doğru yürüdü.
Sokak sessizdi. Bir süre sonra bir motosiklet sesi yaklaştı. Gelen, sabah alışverişinden dönen, pansiyon sahibinin tek oğlu Ramazan’dı. Yıllardır gide gele, yakın arkadaş olmuşlardı. Ramazan motosikleti park etti, arka seledeki torbaları aldı, “Günaydın kardeşim, erkencisin bugün,” dedi. “Göcek turuna gidiyoruz bugün,” diye yanıt verdi Erdem. “Hangi tur?” diye sordu Ramazan. “Yeşil Dalyan,” diye yanıtladı. “Benim selamımı söyle, iyi ağırlasınlar sizi,” dedi ve ardından, “şunları mutfağa bırakıp geliyorum,” diye ekledi.
Duran, Türk kahvesini getirdi. Kahvesinden ilk yudumu alır almaz, mutfaktan dönen Ramazan’ın ikram ettiği sigarayı aldı: “Daha yeni söndürdüm ama kahvenin yanında içeyim bari,” dedi, ne de olsa sigara, Türk kahvesinin zorunlu eklentisi değil miydi?
Sokağın, daha çok yaşlı ev sahiplerinin yaşadığı sağ tarafından yaşlıca bir adam geliyordu. “Aha da gelip duru bizim yengeç canavarı,” dedi Ramazan. Erdem bir şey anlamadı. “Guruttunuz gari, mavi yengeç komadınız,” diye seslendi Ramazan. Rüstem yanlarına varmıştı.
“Fıskadan öttürdüğüne benze mi hiç? En büyük kaldırık, mavi yengeç helbet.”
Erdem, Ramazan’a dönüp sordu, “O ne ya, mavi yengeç, fıska, kaldırık falan?”
“Nerelisin sen?” diye araya girdi Rüstem.
“Samsunluyum,” dedi Erdem.
“Bunlaaa anca hamsiyi bellerler, ne bilsin Samsunlu bizim kaldırıkları,” dedi Rüstem.
Ramazan, eliyle bacak arasını işaret ederek, “uçak yakıtı,” dedi.
“Valla, neredeyse on yıldır gelip gidiyoruz, hiç duymamıştım,” dedi Erdem. Bu diyarda, on yılda bile öğrenilemeyecek sırlar vardı.
“Aaşama getirem mi saa yengeç?” diye sordu Rüstem.
“Getirin, getirmesine de nasıl yapılır, nasıl yenir bilmem ki,” dedi Erdem.
“Ben hallederim,” dedi Ramazan.
“Tamam o zaman, getirin iki tane,” dedi Erdem.
“Hadi baa eyvallah,” dedi Rüstem, “Uğurlar olsun Rüstem amcam, rasgele,” dedi Ramazan.
Erdem arkasını döndüğünde, Emre koşarak ona doğru geliyordu. “Devin bir yumurtayı bile hâlâ bitiremedi baba,” dedi. İskeledeki masaya doğru yürüdü. İnci, iyice bunalmıştı. “Bırak uğraşma İnci, yanına acıkınca yiyebileceği bir şeyler al, yeter,” dedi. Tam o sırada, cırtlak bir korna sesi duyuldu. Midibüs gelmişti. İki ayakları bir pabuca girerek toparlanmaya çalıştılar. İnci Emre’ye seslendi, “Buzdolabından iki büyük su al Emre.” Emre koştu, o sırada korna bir kere daha çaldı. “Geliyoruz kaptan,” diye bağırdı Erdem. “Yolu kapatıyoruz abicim, lütfen çabuk olun,” diye sitem etti midibüs şoförü. Düşe kalka bindiler ve araba hareket etti.
Yol boyunca, pansiyonlardan ve otellerden binen diğer yolcularla birlikte midibüs tamamen dolmuştu. Ortaca’dan sonra Dalaman’ı da geçince tırmanmaya başladıkları aslında sadece 345 metre yükseklikteki Göcek Geçidi, sürekli virajları ve daracık yoluyla onu hep tedirgin ederdi. “Şu dağın delinmesi ne zaman bitecek, Göcek Tüneli ne zaman açılacak?” diye geçirdi içinden, tedirginlikle yolu takip ederken. Göcek Geçidi’nin virajlarında, midibüs bir yengeç gibi yan yan, döne döne tırmanıyordu. Erdem pencereden aşağıya, uçuruma baktı: “Yanlış bir hareket,” diye düşündü, hemen kafasını salladı iki yana. Sonunda düze indiler, rahatladı. Kısa süre sonra Göcek sahiline vardılar. Göcek’in mavisi, göz alıcı bir sükûnetle karşıladı onları.
Midibüs, onları bekleyen tur teknesinin yakınında durdu. Midibüsten inenler, tekneye doğru akıl almaz bir şekilde koşuşturmaya başladı. Kimi üst güvertede bir yer tutmaya çalışırken, kimi teknenin burnunda kimileri de masalarda yer kapmaya çalışıyordu. “Şu insanoğlunun neden hâlâ savaşlarla çatışmalarla birbirini yiyip durduğuna hiç şaşmamalı,” diye düşündü. Ufacık bir teknede bile, yer kapma yüzünden neredeyse savaş çıkıyordu.
O sırada Emre, köşedeki bakkalı işaret ederek, “Babacım, şu deniz makarnalarından bir tane alabilir miyim?” dedi. “Tabi oğlum,” dedi ve onunla bakkala doğru yürüdü.
Tekneye bindiklerinde, kıç taraftaki, motor gürültüsünün yüksek olduğu bir masaya, neredeyse sığıştılar. Tekne hareket etti. Ankara’dan, işlerle ilgili bir mesaj olup olmadığını merak ederek laptopunu açtı, kablosuz özelliğe sahip modemi yerleştirdi ve kısa süre içinde bağlandı. Çokça mesaj vardı ama sadece biri önemli sayılırdı, “Yarın telefon açarım,” diye düşündü. Yarın. Sanki yarın mutlaka olacakmış gibi. Sonra yine kafasını iki yana salladı, ne saçmalıyorsun, diye geçirdi içinden. Ardından aklına, mavi yengeç, fıska ve kaldırık geldi. Önce fıska yazdı: “Kefal balığı havyarı olarak da bilinen balık yumurtası. … Afrodizyak özelliğe de sahip olduğu düşünülür.” Mavi yengeç yazdı sonra: “Callinectes Sapidus. Anavatanı Amerika’dır. Türkiye’de Köyceğiz Gölü’nü İztuzu sahiline bağlayan kanalda (Dalyan beldesi), Marmaris, Mersin, Silifke, Demre ve Yumurtalık sahillerinin lagün bölgelerinde çokça bulunur. … Afrodizyak kaynağı olarak da bilinir.” Son olarak da kaldırık yazdı: “Kaldırık otu ülkemizde yabani alanlarda yetişen yeşil yapraklı bir sebzedir. Yöresine göre, Ispıt otu, Hodan otu, Neşe otu, Sığır Dili otu, Gelezan, Çoban Çedenesi, Ballık, Öküz Dili, Mavi Çiçek, Goriz, Zılbıt, Mancar otu, Zulbut, Tamara, Galdirik, Borago, vb. olarak da adlandırılır. … İdrar söktürücü özelliği yanı sıra, böbrek üstü bezlerini uyararak afrodizyak bir etki yaratması ile de bilinir.”
Laptopu kapattı, “Çok ilginç,” diye geçirdi içinden, “neyse, akşama Rüstem amca getirsin de görelim bakalım şu mavi yengecin gücünü…”
O sırada, teknenin iki miçosundan biri masaların ortasına geçti ve yüksek sesle konuşmaya başladı: “Hepiniz teknemize hoş geldiniz. Yaklaşık 5 saat boyunca, size keyifli dakikalar geçirtmeye çalışacağız. Kaptanımız Adil Bey ve miçolarınız ben Selim ve arkadaşım Yadigâr, sizi rahat ettirmek için elimizden geleni yapacağız. Turumuzda uğrayacağımız duraklar şöyle olacak: Kleopatra Hamam Koyu, Akvaryum Koyu, Bedri Rahmi Koyu, Yassıca Adaları, Tersane Adası ki burada öğle yemeği molası vereceğiz. Ardından Domuz Adası ve Büyükova ya da diğer adıyla Sıralıbük’te turumuz sona erecek ve Göcek’e dönüşe geçeceğiz. Hepinize iyi eğlenceler.” Alkışlar ve ıslıklar duyuldu.
Koylar gerçekten de çok güzeldi. Koyu mavi, bazen de turkuaz renkte sular insanı kendine çekiyordu. Devin’i suya sokmak gerçekten imkânsız gibiydi. Sudan korkuyordu. Ne kendisi ne annesi ne de abisi, onun ağlamalarını susturabildiler. Mutlaka bir fedakârlık yapılmalıydı. Sonuçta Erdem ya da İnci, diğerleri denizde iken teknede kalmak zorundaydı.
Dönüşe geçip dört buçuk gibi Göcek’e vardılar. Midibüse bindiler, Göcek Geçidi’ne doğru tırmanmaya başlarken, İnci, Emre ve Devin günün yorgunluğundan çoktan uykuya dalmışlardı bile. O ise gözlerini ayırmadan yolu takip etmeye devam etti. Sonunda Dalyan’a ve pansiyona vardılar.
“İnci önce sen çık, Devin’le yıkan istersen, sonra da Emre yıkansın, ben iskelede oturup, kahveyle sigara içeceğim,” dedi. Duran’a bir kahve sipariş etti: Sade.
Kahvesini yudumlar ve sigarasını içerken, bir el omzuna dokundu. Döndü, Ramazan. “Hoş geldiniz.” dedi.
“Hoş bulduk kardeşim, gel, otursana.”
“Oturmayayım ya, gidip bir duş alacağım, üstüm başım toz içinde,” dedi Ramazan.
Ramazan’a dikkatle baktı, ayakkabısı, pantolonu ve gömleğinin toz içinde olduğunu fark etti. “Hayrola, ne oldu?” dedi.
Ramazan, derin bir iç çekti, gözleri doldu. “Rüstem amca,” dedi, “sandalda kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmiş. İkindi namazından sonra toprağa verdik. Kabristandan geliyorum.”
Erdem’in dudakları aralandı ama bir an sesi çıkmadı. “Yani, daha bu sabah… hani daha altı yedi saat önce konuştuğumuz adam… şimdi… şimdi toprak altına mı girdi?” dedi.
“Hayat işte kardeşim,” dedi Ramazan, “değil yarına çıkmak, günü tamamlayabileceğin bile şüpheli bu dünyada, akşam yemeğinde görüşürüz.” diyerek ayrıldı.
Kahvesine baktı. Soğumuştu. Sabah Rüstem’le konuşurken elinde sıcak bir kahve tutuyordu. Şimdi soğuktu. Bu kadar mı? İki kahve arası bir ömür mü?
Kahvesinin son yudumunu içti. Sabahki konuşma, Rüstem’in sesi hâlâ kulaklarındaydı. Sanki beş altı saat önce değil de beş altı yıl önce söylenmiş ya da hiç söylenmemiş gibi. Karşı yamaca baktı, Kral Mezarları taş yüzlerini gösteriyordu, kanaldaki su sessizce akıyordu. Suya baktı. Belki şu anda orada, suyun dibinde bir mavi yengeç geziniyordu diri kıskaçlarıyla ve yaşamak için her şeyi yapıyordu. Rüstem de öyleydi herhalde, ama bugün, bu sabah…
Sigarasını söndürdü, ayağa kalktı. Yukarıda, eşi ve çocukları onu bekliyordu. Yaşayanlar hep birilerini bekliyordu.
