Sesini Bıraktık
Öykü

Sesini Bıraktık

Aynur Türk

Suna’yı çıkardığım görüntüde bu sabah iki parmağı kalmıştı. Ekranın sol kenarından uzanıyor, kolumdaki kırışıklığı düzeltiyordu. Vakfın yıl dönümü sergisindeki film için eski duruşumu yeniden çekiyorduk. Ayla görüntüyü durdurdu, masanın önündeki bant parçasını gösterdi. “Ayağınız burada.” Ankara’nın sabah ayazı ayakkabımla içeri girmişti. Yana kaydım, parmaklar ekranda kaldı.

 

Eski binayı boşaltmışlardı. Ulus’taki bu odada duvara değmeden iki sandalye çekilemezdi, şimdi sesler koridordan dönüyordu. Kapının açıldığı yerde soluk bir yay, dolabın arkasında daha koyu bir dikdörtgen vardı. Dolap gitmiş, Holbein gravürü kalmıştı. Hekimin önünde bir iskelet şişe tutuyor, bastonlu hasta kapıda bekliyordu. Suna, “Şunu yemek yediğimiz yere asmayın,” demişti. Gravürü yukarı almıştık. Yemek yerken başımızı kaldırmamayı öğrenmiştik.

 

Duru, annesinin kasetini çantasından çıkardı. Cenazeden sonra bulmuş, bantları bilgisayara aktartmıştı. “Sizdeki eksikmiş,” dedi. Saçını kulağının arkasına toplarken Suna’nın ameliyattan önce yaptığı hareketi gördüm. Duru montunun fermuarıyla uğraştı. Açılmıyordu. Elimi uzattım. “Ben yaparım, teyze.”

 

Listede adımın altında “Kendi yolunu açan kadınlar” yazıyordu. Otuz yıl önce kapıyı birlikte açmıştık. Suna anahtarı çevirirken ben dosyaları tutuyordum. İş görüşmesinde çok hızlı konuşunca müdür “Biraz sakin,” demişti. Ertesi gün cümlelerimi evde prova ettim. Suna mutfaktan seslendi: “Bana mı söylüyorsun?” Gülüştük. Sonraki toplantılarda sözüm daha az kesildi. Maaşım yükseldi. İlk evimin sözleşmesini imzalarken babamı aramadım. Akşam anahtarı masaya bıraktım. Babam adresi sordu. Suna dudaklarını ısırarak güldü, evi almadan birlikte gezdiğimizi söylemedi. Onun çalışma saatlerini annemin doktor saatlerine uydurmuştuk. Anneme aldığım çamaşır makinesinin taksitlerini vaktinde ödedim.

 

Ayla yakama mikrofon taktı. “Çeneniz biraz yukarı.” Daha o söylemeden kaldırmıştım. Bunu fark edince indirdim, kamerada boynum katlandı. Yeniden kaldırdım. Masada danışmanlık sözleşmem vardı. Yeni binadaki odamı genç bir editöre vereceklerdi ama işim sürecekti. Ayla kabloyu ceketimin içine sokarken eli soğuktu. “Annem bütün gece uyumadı,” dedi. “Çekimden sonra uğrayacağım.” Ona erken çıkmasını söyleyecektim. Lambayı yüzüme çevirdik. Kırmızı ışık yandı. İsmimi, görevimi söyledim. Ayla, “Çok resmî oldu,” deyince gülümsedim. Aynı cümleyi daha sıcak bir sesle tekrarladım.

 

Duru kaydı açtı. Genç hâlim masanın başındaydı, Suna kenarda. Bir yıl dönümü sofrası, plastik tabaklar, radyoda keman. Kardeşim şarkıya geç kalıyor, gülüşünü yutuyordu. Elini kaldırınca gölgesi masaya uzandı. Bir eliyle öteki kolunu tutmuştu. “Burada ne diyor?” dedi Duru. Ses yükseldi. Kaşık bardağa değdi. “Dönünce bitiririm.” Kayıtta “Sen önce iyileş,” diyordum. Kapının ardında ayak sesi duyuldu. Üçümüz de baktık. Koridor boştu. Ayla bilgisayarın sesini kıstı.

 

Suna’nın dilekçesinde bir ay izin istediği yazıyordu. Müdür, işlerin bekleyemeyeceğini söylemişti. Dosyasına koyacağımız ayrılış yazısını bana verdi. “Kardeşinle sen konuşursun.” Konuşacağımı söyledim. Metinde “ailevi nedenlerle kendi isteği üzerine” yazıyordu. Bir virgülü kaldırdım. Altına “Uygun” yazdım. Ertesi ay onun katalogları benim masama geldi. İlk defa tek başıma imza attığım baskının kokusunu hâlâ severim. Suna’ya da ekmek götürmüştüm.

 

Tanıtım kaseti hazırlanırken montajcının yanına gittim. Suna’nın sesi, işe dönmekten söz ettiği yerde benim cümleme karışıyordu. “Orayı alalım,” dedim. “Burada tek kişi konuşsun.” Görüntünün kenarını daralttı, Suna’nın konuştuğu bölümü kesti. Şarkısını bıraktık. İlk gösterimde muhasebeci, “Suna’nın sesi,” dedi. Müdür, “Şarkıya hep geç girerdi,” diye güldü. Sonra ekrandaki unvanımın daha büyük yazılmasını istedi. Kasetin kopyasını eve götürdüm. Suna izlemedi. “Boynum tutulmuş,” deyip radyoyu açtı.

 

Ameliyatından üç hafta sonra mutfakta oturuyorduk. Tencereyi sol eliyle kaldırdı, sağ kolunu gövdesine yapıştırdı. Taban mermere vurunca çorbanın yüzü sarsıldı. Dizimde ikinci baskının provaları vardı. Ona baktım, sonra bozuk tamlamayı düzelttim. Kurşun kalemle, silinsin diye. Suna kulpu bırakmadan bekledi. Kâğıtlar buhardan kıvrılmasın diye dizimi yana çevirdim. “Bir ucundan tutsana,” dedi. “Yalnız şurayı bitireyim.”

 

Düzelttiğim katalogdaki parşömenin kenarı dikilmişti. Yazı, dikiş deliklerinin çevresinden dolaşıyordu. Fotoğraftaki siyah noktaları baskı lekesi sanıp işaretledim. Büyüteci yaklaştırınca tanıdım.

 

Mesleğe başladığımda on dokuz yaşındaydım. İlk ustam önüme bir tıpkıbasım koymuştu. Sayfanın ortasında bir delik vardı. Satırlar deliğe yaklaşınca kesiliyor, öbür yanında sürüyordu.

“Baskı hatası mı?” diye sormuştum.

 

“Delik yazıdan önce varmış,” dedi. Parmağını satırın üstünde yürüttü, boşluğa gelince kaldırıp öbür yanda yeniden kâğıda değdirdi.

 

Derinin kireçte bekletilip çerçeveye gerildiğini, kıvrık ağızlı bir bıçakla inceltildiğini anlattı. Sonra sayfayı çevirdi. Bir yırtık ince iplikle dikilmişti. Kenarındaki siyah noktaları gösterdi: “Bunlar da kıl kökleri.” Ben defterime bıçağın şeklini çizdim. Altına adını yazdım.

 

Kataloğun provasında noktaların çevresine çizdiğim halkalar duruyordu. Parmağımı fotoğrafın üstünde gezdirdim, kâğıt dümdüzdü. Kenara “Temizlensin” yazdım. Sonraki baskıda görünmediler.

 

Suna hastane kâğıdındaki “çıkarılan” sözcüğünü tırnağıyla yoklamıştı. “Nereye?” Laboratuvarın adresini gösterdim. “Orayı biliyorum.” Mektubuma, “Bir kadının bedeninden bir parça alındığında, o parçanın gittiği yer için bir kelime yoktur,” yazdım. Cümleyi silip “Sağlığına kavuştuğunda” diye başladım. Göndermedim.

 

“Dönmüş mü?” dedi Duru. Ayla’nın eli ses düğmesinde durdu.

“Bir süre evden çalıştı,” dedim.

“Katalogların künyesinde adı yok.”

“O zaman herkesin adı yazılmıyordu.”

 

Duru ekrandaki beni gösterdi. Adım, masanın önündeki kartta okunuyordu. Kahvemden içtim. Dilimin kenarı yandı, fincanı bırakamadım. Ayla’nın uzattığı peçeteyi fincanın altına serdim. Duru gelmeden konuşmuşlar mıydı? Katalog için aldığım ek ödemenin yarısını Suna’ya yollamıştım. Açıklamasına “destek” yazdım. “Neyin desteği?” dedi. “Düzeltmeleri ben yapmadım mı?” Bir sonraki kitabın künyesinde de yalnız benim adım vardı.

 

Telefonuma aile grubundan mesaj geldi. Teyzem çekim haberini görmüş. “Suna da görseydi seni.” Altına çiçek koymuştu. Kalp işaretine bastım. Duru yanımda annesinin yüzünü büyütüyordu. Sol gözünün altındaki ben, çenesindeki ince çizik, alt dudağını diliyle yoklayışı. Deniz kıyısında bir oda bulmuştu. “Islak saçla kahvaltı edeceğim.” Ben sinekliğin yırtığını göstermiştim. Fotoğrafı büyütünce deniz dışarıda kalmıştı.

 

Duru, annesinin güldüğü yerde durdu. “Böyle güldüğünü unutmuşum.” Sonra kendi sözüne kızdı. “Hayır, unutmamışım. Bana da kızardı. Sürekli iyi bir kadınmış gibi konuşulunca…” Fermuarı sonunda açıldı. Montunu çıkardı. Altındaki kırmızı bluz odanın gri ışığını değiştirdi. Bende güzel durmadığını söylemişlerdi. Ceketimin kolunu aşağı çektim. “Bir de her şeyi kendi yapardı,” dedi Duru. “Sonra kimse yardım etmiyor diye kızardı.” Güldü, bana bakıp gülüşünü kesti. “Seni kastetmedim.” Parmaklarımı fincanın kulpundan ayırdım.

 

Ayla eski görüntüyle yenisini yan yana getirdi. Suna’nın bulunduğu tarafı daraltınca benim genç yüzüm ortaya geldi. “Bakın, duruşunuz bile aynı.” Ekranda iki yaşım birbirine yaklaştı. Omzumu çevirdim. Genç olan da çevirdi. Sonra o durdu, ben devam ettim. Ayla, eski tanıtım kasetindeki şarkıyı yeni görüntünün altına koydu. Geçişi yumuşatacak programı açtı. Araya eklenen karelerde Holbein’in şişesi iskeletin elinden hekime geçti. Suna’nın yüzü silinmişti, şarkısı sürüyordu. Duru, “Geri al,” dedi. Ayla bana baktı.

 

Asıl kaydı açtım. Kardeşim yeniden belirdi. “Dönünce bitiririm,” dedi. Radyodaki keman uzadı. Masanın altında bir sandalye sürtündü. Başımı eğdim. Sandalyenin ayakları lastikti. Duru bana bir kâğıt uzattı. Sergi için hazırlanmış yaşam öyküleri. Suna’nın adı altında “Ailesine zaman ayırmak üzere çalışma hayatından çekildi” yazıyordu. “Bunu kim yazmış?” diye sordum. Kâğıdı çevirdi. Benim düzeltme işaretlerim vardı.

 

Kenarına kurşun kalemle “kendi tercihi” eklemiştim. Harflerimi tanıdım. Duru’nun kâğıdı tutan parmağında küçük bir kesik vardı, tırnağının yanında. Yüzüne bakacağıma oraya baktım. “O dönem…” dedim. Ayla perdeyi çekmeye başladı. Kumaş halkaya takıldı. Duru kâğıdı masaya bıraktı. Konuşmamı bekliyorlardı. Yan odadaki su kaynadı. Ayla, “Kahvenizi tazeleyeyim mi?” dedi. Başımı sallayınca hepimiz hareket edebildik. Duru’yla yalnız kalınca sözleşmeyi çekim listesinin altına soktum. Duru çantasında yara bandı aradı. Eğildiğinde ekrana uzanıp sesi kapattım.

 

Adı doğruydu, doğduğu şehir doğruydu. İşten ayrıldığı yıl da. Ayla, “Siz son hâlini verirsiniz,” dedi. “Eski personel listesinden aldım. Yanlışsa değiştiririz.” Duru kâğıdı bana doğru itti.

“Annem işe dönmek istiyordu.”

“Biliyorum.”

 

Sözcük beklediğimden yüksek çıktı. Ayla elindeki kaşığı fincanın yanına bıraktı.Pencereyi açtım. Soğuk hava yüzüme değdi. Aşağıdan simit kokusu, fren yapan otobüsün sesi geldi. Bir adam eldivenini arıyordu. Sağ cebine, sol cebine, yeniden sağ cebine baktı. Avucumu dışarı uzattım. Akşam eve portakal alacaktım, kabuğunu tek parça soymayı deneyecektim yine. Parmak uçlarım üşüdü. Arkamda Duru burnunu çekti. Pencereyi kapatmadım.

 

Suna hastaneden çıktığında da açmıştım. “Üşüyeceksin,” deyip hemen kapatmıştım sonra. “Bırak,” demişti. “Tenime değsin.” Hırkasının bir yanı boş kalıyor, öteki omzuna çekiliyordu. İkisini eşitlemek istemiştim. Aynada bana bakıp gülmüştü. “Böyleyim artık.” Çorba soğurken radyoyu açmıştı. İlk heceyi kaçırmış, baştan almıştı. Şimdi duvarın arkasından aynı hece geliyordu. Bilgisayara baktım. Görüntü durmuştu. Ayla telefonunu susturdu.

 

“Metni düzeltiriz,” dedim. Duru başını kaldırdı. “Bugün mü?” “Filmi yetiştirelim.” Ayla çekim listesine baktı. ÖĞLE ARASI. SON ONAY. AİLE GÖRÜŞÜ ALINDI. Aile bendim, aile Duru’ydu, listede bir kişilik yer vardı. Ayla o satıra tik koymadı. “Dönüşte bakarız,” dedi. Duru kâğıdın fotoğrafını çekti. “Son hâlini bana da gönderir misiniz?” Telefonunu Ayla’ya uzattı. Ayla numarasını yazarken bekledi. Kâğıdı masada bıraktı. İşe yetişecekti. “Annemin kasetini de alayım.” Masadaki kutuyu çantasına koydu. Fermuarı çekip odadan çıktı.

 

Ayla yemek almaya çıkarken çekim lambasını söndürdü. Duvardaki gölgeler silindi. Kapıyı aralık bıraktı. Holbein’in camında kapı aralığının ışığı kaldı. Hekim masasında, hasta eşiğinde. Çerçeveyi duvardaki soluk çizgiye indirdim, sonra eski yerine astım. Masaya döndüğümde ekrandaki genç hâlim karşıma bakıyordu. Eli kenarda kalmıştı. Evdeki toplantılarda da kameraya bu açıyla otururdum. Suna’nın diktiği perdenin eğri köşesini duvara çevirirdim. Duru düzeltmiş, “Ters asmışsın,” demişti. Gidince yine çevirmiştim. Kamera kapandıktan sonra da öyle kalırdı.

 

Sergi metnini açtım. İmleci “kendi tercihi”nin başına getirdim. Sildim. Cümlede hâlâ ailesi için ayrıldığı yazıyordu. Onu da seçtim. Koridordan kimse gelmedi. Telefonum çalmadı. Sözleşme masadaydı, imzamın altındaki tarih boştu. Seçili cümleye bakarken kahvemin sonunu içtim. Acımıştı. Seçimi kaldırdım, dosyayı kapattım. “Kaydetme”yi seçtim. Filmin kırpılmış kopyasını yeniden açtım. Kendi sesimi duyunca sırtımı daha dikleştirdim. Suna’nın yüzü yoktu. Sesini biraz yükselttim.

 

Son görüntüde benim elim de kadrajın dışına uzanıyordu. Suna’nın durduğu yeri gösteriyordum. Çizgiyi bileğime kadar çektim. Yüzümün gölgede kalan yanını aydınlattım. Göndermeden önce ceketimi düzelttim.